TÖVBE
01 Mayıs 2010 | Kategori: Tasavvuf
TÖVBE
Âlimler “Günahın her çeşidinden tevbe etmek vaciptir” demişlerdir. Eğer günah, kul ile Allah arasından olup insan haklarıyla ilgili bulunmazsa, böyle bir günahtan tevbe etmenin üç şartı vardır:
1) Günahtan tamamen uzaklaşmak
2) Günahı işlediğine pişmanlık duymak
3) Bir daha günaha dönmemeye kesin karar vermek. Bu üç şarttan biri bulunmazsa tevbesi sahih olmaz. .
Eğer günah kul hakkıyla da ilgili olursa, o günahtan tevbe etmenin dört şartı vardır. Üçü (yukarıda ) sayılan şartlar(ın) dördüncüsü de, hak sahibinin hakkından arınmaktır. Eğer bu hak, mal ve benzeri ise, sahibine geri verir. Eğer bu (iftira) atmaktan dolayı lâzım gelen bir hakk ise; hak sahibinin o hakkı icra etmesine imkân verir veya ondan bağışlanmasını diler. Eğer o hak gıybet ise, ondan sahibi ile helalleşir. Bu suretle günahların tümünden tevbe etmek vaciptir.
Eğer (kişi) günahların bir kısmından tevbe ederse, Sünnet ehline göre o günah hakkındaki tevbesi doğru olur, diğerleri üzerinde kalır.
Tevbe’nin vacib olduğuna dâir Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerif ve İcmâ-ı Ümmet delilleri birbirini desteklemektedir.[77]
Konu ile ilgili ayetler;
“(Ey iman edenleri) Hepiniz Allah’a tevbe edin kî korktuğunuzdan emin, umduğunuza nflil olasınız”. (NÛr, 31)
“Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra (ihlâs ile) O’na tevbe cdin-dönün”. (Hûd. 3)
“Ey iman edenler! lam bir içtenlikle samimi bir tevbe ile Allah’a tevbe edin-dönün”. C&hrim, [78]
Konu ile ilgili hadisler
13. Ebu Hüreyre’den (r.a): Rasûlüllah’ı (s.a) şöyle derken işittim; buyurdu ki: “Allah’a yemin ederim ki; ben günde yetmiş defadan daha çok Allah’tan bağışlanma diliyor ve tevbe ediyorum”. (Buhârî rivayet etmiştir). [79]
Hadisten, bir hususu te’kîd için yemin etmenin caiz olduğu anlaşılmaktadır. Zira Rasûlüllah söze yeminle başlamıştır. Böylece ümmeti tevbe ve af dilemeye teşvik etmiştir. Hz. Peygamber (s.a) yaratıkların en hayırlısı oîmass-/ na ve Allah’ın geçmiş-gelecek günahianm bağışlamasına rağmen günde 70 defa tevbe etmektedir.
“Gün” Fecrin doğuşundan güneşin batısına kadar olan zaman dilimidir. Rasûlüllah’ın (sja) tevbesi günahtan dolayı değil, Allah’a hakkıyla ibadet etmede eksiklik olduğu düşüncesiyle veya her işte olduğu gibi tevbe konusunda da örnek olmak içindir.[80]
14. Eğarr b. Yesâr el-Müzenİ’den (r.a): Rasûlüllah (s.a) şöyle buyurdu: “Ey insanlar! Allah’a tevbe ediniz ve O’ndan bağışlanma dileyiniz. Doğrusu, ben de günde yüz defa tevbe ediyorum”. (Müslim rivayet etmiştir).[81]
“Eğarr” isminde üç şahıs bulunduğu ve birisi hadisimizin ravisi el-Müzeni, ikincisi el-Gıfarî, sonuncusu da el-Cühenî olduğu rivayet olunur. Üçünün aynî şahıs olduğu da söylenir.
Hadiste, Allah’ın emrine tam bir bağlılıkla, yasaklarından kaçınmak, günahlardan tevbe etmek, tevbede acele etmek ve istiğfarı çokça yapmak mesajları yer almaktadır.[82]
15. RasÛlUllah’ın (s.a) hizmetinde bulunan Ebû Hamza Enes b. MâuV-tcn (ra), Rasûlüllah’ın (&a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kulunun tcvbe etmesiyle Allah’ın hoşnutluğu, içinizden birinin ıssız bir çölde devesini kaybettikten sonra onu bulduğunda duyduğu sevinçten daha fazladır”. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir.)[83]
Müsüm*in diğer bir rivayetinde: “Kulunun tevbesi ile Allah’ın hoşnutluğu; birinin yiyecek ve içeceği devesi üzerinde olduğu halde ıssız bir çölde giderken onu elinden kaçırması ve bulmaktan umudunu kesip üzüntülü bir şekilde bir ağacın altına gelerek yan üstü yatarken; işte tam bu esnada devesini yanı başında görüvermesi üzerine hayvanın yularından yapışarak ve aşırı sevincinden şaşırarak “Yâ Allah sen benim kulumsun, ben de senin Rab-binim, dediği andaki sevincinden daha fazladır”.
Enes (r.a), Rasûlüllah’a (s.a) savaşta ve barışta hizmet etmiştir. Bu hizmet Rasûiüllah’ın (s.a) Medine’ye hicretinden vefatına kadar devam etmiştir.
Hz. Enes (r.a) demiştir ki: “RasûlüUah (sm) Medine’ye geldiğinde, ben on yaşındaydım. O vefat ettiğinde ise yirmi yaşındaydım.”
RasûlüUah (s.a) ile sekiz gazvede beraber bulunan Hz. Enes (r.a) peygamber efendimizden 2286 hadis rivayet etmiştir.
Hz. Enes, peygamberimizin bir gün evlerine teşrif ederek annesi Ümmü Süleym’in ikramım oruçlu bulunmasından dolayı kabul etmediğini, evin bîr tarafına çekilerek nafile namaz kıldığım, annesinin, kendisi için Rasûiüllah’ın da (Enes için) dünya ve âhirette her türlü hayır dilediğini ve: “Allah’ım! Ona mal ve evlât ver ve bunları mübarek kıl” buyurduğunu nakleder. Rasû-lüllah’ın duasının gerçekleştiğini ima ederek Enes, “Ben ensânn zenginlerindenim ” demiştir. Yine Enes’in evlâdının çok olduğu ve arazisinin yılda iki defa mahsul verdiği rivayet edilir. Enes, yüz yaşından fazla bir ömür sürdürdükten sonra hicri 93 yılında BasraVakınlanndaki ikâmetgâhında vefat etmiştir. Enes, en son vefat eden sahabîlerdendir.
Hadisde, Rasûiüllah’ın (s.a) eğitim ve öğretimde bir konunun daha iyi anlaşılması ve açıklanması için örnekler verdiği görülmektedir.
Aynca Allah’ın, kullarının tevbelerini kabul ederek onları sevdiği anlaşılmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ “Allah tevbe edenleri ve temizlenenleri sever.” (Bakara, 222) buyurmuştur.
Hadis, Allah’ın kulunun tevbesine olan hoşnutluğunu, o zamanın insanlarının anlayacağı şekilde izah etmiştir. Zira peygamberimiz: “insanlara anlayacaktan şekilde hitab etmekle emroiundum” buyurmuştur. Hadiste rahatlığın sıkıntı ile, kolaylığın da zorluk ile bir arada bulunduğuna işaret edilmiştir. Allah leâlâ, ‘ ‘Muhakak her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet her güçlükle beraber bir kolaylık vardır” (İnşirah, 5-6) buyurmuştur.
Çok kıymetli bir şeyini kaybedip, onsuz yapamayacak hatta ölecek duruma gelen bir kimsenin, tam ümidini kestiği anda birden o kaybettiğine kavuşması, tevbentn ve kabulünün önemini ortaya koymaktadır.[84]
16. Ebu Musa Abdullah b. Kays el-Eş’arî’den (r.a), Rasûiüllah’ın (s.a) ~Şöyie buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah, gündüz günah işleyenlerin tevbe etmeleri için geceleyin elini açar (onların gece tevbe etmelerini ister). Gece günah işleyenlerin tevbe etmeleri için de gündüz elini açar (onların kendisine gündüz tevbe etmelerini ister). Bu durum güneşin battığı yerden doğmasına (Kıyamet’e) kadar devam eder”. (Müslim rivayet etmiştir).[85]
“El açmak ” ya istemekten ibarettir ki insanlar genel olarak birinden bir şey isterlerse elini açarlar ya da cömertlik (ve men etmekten sakınmaktan) ibarettir. Hadisten tevbenin kabul edileceği ile lütuf ve rahmetin devamlılığı anlaşılmaktadır.
Cenab-ı Allah cömertliğini ve rahmetini isyankârlara saçmaktadır. Gece günah işleyen gündüz, gündüz günah İşleyen de gece Rabbini hatırlayarak, O’na tevbe ettiğinde tevbesi kabul olacaktır.
Allah’ın elini açması mecazî anlamdadır. O yarattıklarına benzemekten münezzehtir. Hadîste Allah’ın tevbeleri kabul etmesi vb. hususlar insanlann anlayacağı şekilde izah edilmektedir. Elin açılması tevbenin kabulünden kinayedir. Bu rahmet kapısının açıkbğt da kıyamete kadar devam edecektir. Can boğazdan çıkmadan, boğaz can çekişmeden dolayı gargara yapar gibi hareket etmeden ve ölüm Meleği de dokunmadan önce yapılan tevbeîer makbuldür. Aksi faalde ölüm Meleğini gördükten ve can çıkmaya başladıktan sonra yapılan tevbe geçersizdir.
Hadisten her ne kadar birinin diğerinden farklılığı olsa da Allah’ın bütün zamanlarda kullarını affedeceği ve rahmetinin kullan için olacağı anlaşılmaktadır. Ayrıca, gece yahut gündüz işlenen günaha tevbe için, acele davranmaya teşvik edilmektedir.[86]
17. Ebu Hüreyre’den (r.a) Rasû1üÜah’ın»şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Her kim güneş battığı yerden doğmadan önce tevbe ederse, Ailah onun tev-besini kabul eder’*. (Müslim rivayet etmiştir)[87]
Her kim, tevbenin bütün şartlarını yerine getirir, bu tevbesi de kıyametten ve kendi kıyametinden (yani ölüm sarhoşluğundan) önce olursa, Allah onun” tevbesini kabul eder.
Bununla beraber tüm şartlan yerine gelmiş bir tevbeyi, Allah (c.c) kabul etmek mecburiyetinde değildir. Ancak, Allah fazlı ve keremiyîe ihlas ile yapılan tevbeleri kabul etmektedir.
“Ama Rabbinin bazı (kıyamet) işaretleri geldiği gün, daha önce inanmamış ya da imanında bir hayır kazanmamış olan kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz…” (En’am, 158).[88]
18. Ebu Abdürrahmân Abdullah b. Ömer b. el-Hattâb’dan (r.a) Rasü-luilah’ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Allah Azze ve Celle, can boğaza gelmedikçe kulunun tevbesini kabul eder”. (Tirmizî rivayet etmiş ve “Hadis hasendîr” demiştir).[89]
Allah, erkek olsun kadın olsun, genç olsun ihtiyar olsun, kulunun tevbesini kabul eder, onu bağışlar. Yeter ki can boğaza gelmeden önce tevbe etmiş olsun. Nitekim Allah Teâlâ, “Kötülükler yapıp da nihayet ölüm gelip çatınca “Ben şimdi tevbe ettim” diyenlere ve kafir olarak ölenlere tevbe yoktur (Öylelerinin tevbesi makbul değildir)” (Nisa, 1 buyurmugtur. tbn Abbâs “Ölüm meleği gelmeden önce yapılan tevbe kabul edilir” diyerek bu ayeti tefsir etmiştir. Bazıları da: “De ki: Üzerinize vekil edilen ölüm meleği canınızı (Secde, 11) âyetine göre; her ölenin, ölüm meleğini gördüğünü söylemişlerdir. Ancak bu konu tartışmalıdır.[90]
19. Zirr b. Hubeyş şöyle demiştir; Mest üzerine meshetmeyi sormak için Safvân b. Assâl’a (r.a) gittim. Safvân “Yâ Zirr, seni buraya getiren şey nedir?” diye sordu. Ben, “İlim öğrenmek” dedim. Safvân “Melekler, ilim isteyenin talebinden hoşnut kaldıkları için, kanatlarım onun üzerine gererler” dedi. Ben, “Büyük ve küçük abdest bozduktan sonra mestler üzerine mesh verme (keyfiyeti) kalbimi kurcaladı. Sen Nebi’nin (sm) ashabından bir kimsesin. Bu konuda Rasûlullah’ı bir şey söylerken duydun mu diye sana sormaya geldim” dedim. Safvân, “Evet, biz seferde veya misafir olduğumuz vakit, cünüplük hali hariç üç gün-üç gece mestlerimizi çıkarmamamızı bize emir buyurdu. Büyük ve küçük def-i hacetten ve uykudan (uyandıktan) sonra mestleri çıkarmazdık” dedi. Ben, “Onu, sev-” giye dair bir şey bahsederken işittin mi?” dedim. Safvân “Evet” dedi: “Bir seferde RasûlUllah üe beraber bulunuyorduk. Onun yanında bulunduğumuz sırada bir bedevi O’na yüksek sesle “Yâ Muhammedi” diye seslendi. Rasûlullah (s.a) onun sesine yakın bir sesle “geliniz” diye karşılık verdi. Ben, “Yazık sana! sesini kıs, Nebi’nin (sja) yanmdasın. O’na karşı sesini yükseltmekten nehyedUdin” dedim. Bedevi “Vallahi yavaş konuşamayacağım” cevabını verdi. Sonra Bedevi (RasÛlullah’a hitaben): “Kendilerine ulaşamadığı topluluğu seven kimse hakkında ne dersin?” diye sordu. Rasû-İüllah: “Kişi kıyamet günü sevdiği ile beraberdir” buyurdu. Safvân b. Assai sözlerine devamla (Rasûlullah) bize güneşin battığı istikâmette bir kapıdan bahsetti ki eni kırk veya yetmiş yıldır, yahut bir süvari onun bir tarafından diğer tarafına kırk veya yetmiş yılda varabilir, dedi.
Bu hadisin Şam bölgesindeki ravilerinden olan Süfyan şöyle der: “Allah Teâla gökleri ve yeri yarattığı gün onu (kapıyı) tevbe için açık olarak yaratmıştır. Güneş batıdan doğuncaya kadar o kapı kapanmayacaktır”. (Tirmîzî ve diğerleri rivayet etmiştir. Tirmizî, Hadis, hasen-sahihdir demiştir).[91]
Zirr, tâbiîndendir. Câhiliyye dönemini de yaşadığı söylenir. Hz. Ömer ve Hz. Ali’den hadis rivayet etmştir. 120 yıl ömür sürmüştür. Hicretin 82. yılında vefat etmiştir.
Safvân ise sahâbîdir. Rasûlullah (s.a) ile 12 gazvede beraber bulunmuştur. Safvân Peygamberimizden 21 hadis rivayet etmiştir.
Melekler ilim ehlini hem korumak hem de onları dinlemek için adetâ kuşlar gibi kanatlarım açarak inerler. Bu meleklerin, “rahmet melekleri” olması muhtemeldir.
Hadiste zikredilen bedevinin “Ey Muhammed” diye hitap etmesi ya peygamberimize ismiyle hitap etmenin yasaklanmasından önce olmuştur ya da yasaklamadan bedevinin haberi yoktur. Zira uzak bir çölde yaşadığından yasağın kendisine ulaşmama ihtimali vardır.
Enes (r.a) demiştir ki: “İslâm’dan sonra, Rasûlülİah’m (s.a) “Kişisevdi-ğiyle beraberdir” sözüne sevindiğimiz kadar hiçbir sevinçli ânımız olmamıştır.”
Yine Enes (r.a) “Ben Allah’ı, Ö’nun Rasûlünti (sm), Ebû Bekir ve Ömer’i seviyorum. Her ne kadar onların yaptığı amellertyapamıyorsam da, onlarla beraber olmayı arzu ediyorum” demiştir.
Hadiste, tevbe kapısının, güneşin batıdan doğuşuna kadar açık olduğu belirtilmiştir. Güneşin batıdan doğuşu, kıyametin büyük alâmetlerindendir. Bu alâmetlerin ortaya çıkmasıyla tevbe etme sorumluluğu kalkmaktadır. Zira büyük alâmetleri gören kimse İster istemez doğruya yönelecektir.
Hadisin ifade ettiği hususlardan bazdan şunlardır:
İlim öğrenmeyi teşvik ve mükellefin din! konularda bilemediğin! ilim ehline sorması, mest üzerine mesh etmenin caiz olduğu, misafir için mest müddetinin geceleriyk birlikte üç gün, mukîm İçin bîr gün ve gece olması.
Meshin müddeti, mest giyilip, hades vâki olduktan sonra baslar. Mes-hin caiz olması için abdestten sonra giyilmesi, topukları örtmesi, yürüyen kimsenin gidip gelmesi için yürümeğe müsait olması gerekir. Küçük hadesier için mest geçerlidir.
Büyük hadesier için mest geçersizdir. Cünüplük, hayız ve nifas gibi durumlarda mutlaka mestin çıkarılması gerekir.
Yine hadiste, âlim ve sâüh kişilere karşı edebi muhafaza etmek, ilim meclisinde sesi yükseltmemek”, câhil kimseye edebi, terbiye kaidelerini öğretmek sözkonusu edilirken, İyi insanlarla oturup kalkmaya, onları sevmeye ve onlara yakm olmaya çalışmak, kötü insanlara gönül vermekten sakınmak teşvik edilmektedir. Zira sevgi, sevdiğine İtaate ve onun yoluna çeker. Yine öğüt verirken kurtuluşu ve lütfü müjdelemek de hadiste verilen dersler arasındadır.
Allah’ın rahmetinin genişliği, hidayet yollarını kolaylaştırması ve tevbe kapısını açması gibi hususlar İse mezkur hadisin İrşadı dahilindedir.[92]
20. Ebu Sa’d b. Malik b. Sinan ei-Hudii’den (r.a.) rivayet olunduğuna öre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: Sizden Önceki (ümmetlerden) bir adam vardı. Doksan dokuz kişiyi öldürmüştü. O zamanın en büyük aliminin (kim olduğunu) araştırdı. Kendisine bir rahip gösterildi. Rahibin yanma vardı ve doksan dokuz cana kıydığını, kendisi için tevbe etme imkânının olup olmadığını sordu.
Rahip “îb*/«r”dedi. Adam rahibi de öldürdü. Bununla yüzü tamamladı. Sonra (yine) dünyanın en büyük aliminin kim olduğunu soruşturmaya başladı. Alim bir kimseyi tavsiye ettiler. Ona yüz kişiyi öldürdüğünü ve kendisi için tevbe (imkânı olup-olmadîğm)ı sordu.
Alim “Evet vardır. Tevbekâr ile tevbesi arasına kim girebilir? Falan yere git, orada Allah’a ibadet eden insanlar vardır. Onlarla beraber sen de ibadet et, kendi memleketine dönme. Çünkü orası fena bir yerdir” dedi. O adam hemen yola çıktı, yolu yarıladığı vakit, ölüm geldi. Onun hakkında rahmet melekleriyle azab melekleri tartıştılar. Rahmet melekleri: “Bu adam tevbe ederek, tüm kalbiyle Allah’a yönelerek geldi” dediler. Azap melekleri: “O hiçbir hayır işlemedi” dedüer. Onlara insan kılığında bîr melek geldi. Onu aralarında hakem yaptılar. O melek: “Geldiği yerle gideceği yer arasındaki mesafeyi karşılaştırınız. Öldüğü yer iki taraftan hangisine daha yakm ise oraya aittir” dedi. Mesafeleri ölçtüler. Gitmek istediği yere daha yakın buldular da onu(n ruhunu) rahmet melekleri aldılar. (Buhar! ve Müslim rivayet etmiştir)[93]
Sahih-i Müslim’deki diğer bir rivayette: “O kimse, halkı iyi olan köye bir karış daha yakın olduğundan o köy halkından sayıldı” buyunılmuştur.
Sahih-i Müslim’deki diğer bir rivayette ise: “Allah Teâlâ (adamın kendi köyüne) “Biraz uzaklaş” gideceği köye “Birazyaklaş”, diye vahyetti ve (meleklere) “Her ikisinin arasım ölçünüz” buyurdu. Onu gideceği köye bir karış daha yakın buldular da bağışlandı” denilmiştir.
Başka bir rivayette de: nilmiştir.
‘Göğsü ile istediği köye doğru uzaklaştı” de-
Ebu Said el-Hudrî ve babası sahabîdirler. Babası Mâlik, Uhud savaşında şehid olmuştur. Ebu Said Rasûlüllah’dan (s.a> 1170 hadis rivayet etmiştir. Sahabîlerin âlimlerindendi. Hicretin 64. yılında Medine’de vefat etmiştir.
Allah’ın affının büyüklüğüne rağmen küçük bir günahtan bile sakınmak İslâm’ın gereğidir. Ancak bu hadis ile peygamberimiz günahkârları tevbeye teşvik etmektedir.
îlk fetva veren, ilminin azlığı ve ferasetsizliği ile ne fetvasında isabet etti, ne de âdeti adam öldürmek olan bîr kişiden sakındı. Böylece hem fetvasında hata etti hem de canından oldu. Katili başka bir cinayete sürükledi. Yani kendisi helak olduğu gibi, soru soranı da helake götürdü.
Bilerek adam öldürenin de tevbesinin kabul olabileceği hadisten anlaşılmaktadır. Bu konuda âlimler ittifak etmişlerdir, tbn Abbas ise, böyle bir kimsenin tevbesinin kabul olmayacağı görüşündedir.
Hadiste alîm bir kimsenin, ilmi az olup, çok ibadet eden kimseden üstünlüğüne işaret edilmektedir. Zira birincisi rahipti, devamlı ibadet ve taatle meşgul olurdu, insanlar da onu biliyor sanıyorlardı. Halbuki o ilim sahibi değildi. Diğeri ise ilimle meşguldü. İlmin ışığıyla doğru karar verdi. Böylece de hem kendisi yaşadı, hem de soru soranı doğruluğa yöneltti.
Hadisten anlaşılan diğer hususlar şunlardır:
Peygamberimizin metodunun güzelliği!
Mürşidin yönlendirirken ve öğüt verirken gerçek örnekler vermesi gerekir.
İslâm’a aykırı olmadıkça geçmiş milletlerden bahsetmek caizdir.
Hevâ ve heves bir müddet saptırsa da, fıtratı İslâm’a uygun, hayra ve hakka hazır durumdaki insan, istikameti er-geç bulacaktır.
Tevbe kapısı açıktır. Günahlar ne kadar çoğalsa, hatalar ne kadar artsa da tevbekârın tevbesi makbuldür. Hayra çağıran ve nefisleri tedaviye yeltenen kişinin nefisler için uygun olanı bilmesi ve etkili bir hikmet sahibi olması gerekir.
Bilerek adam öldürenin tevbesinin kabul olması, bizden önceki dinlerin kanunlarında olduğu gibi, İslâm’da da geçerlidir.
Günahkârın tevbesinden sonra, günah arkadaşlarım ve günah mahallini terketmesi gerekir.
Tevbekârın iyi insanlarla arkadaşlık kurması ve onlarla beraber olması gerekir.
Allah tevbe edenleri sever. Tevbe edenleri sevdiğini ve tevbe edenlerin tev-besini öğünerek meleklere haber verir.
Salih kimselere ulaşmak için gayret etmeli, güçlüklere katlanmalı. İyilerin amelini işlemek, tevbekârın tevbesinde samimi olduğuna delildir.
Utanılacak veya anlatması uygun olmayan bir konuyu anlatan kişinin, “Ben şöyle şöyle yaptım” diye anlatması yerine, “şöyle yapan kimse” şeklinde anlatması daha uygundur.
Melekler İnsan kılığına girebilirler. Meleklerin insan kılığına girmesi, özellikle hadiste olduğu şekilde insan kılığına girip diğer melekler arasında hakem olması, İnsanın şanını ve şerefini o/taya koymaktadır.[94]
21. Abdullah b. Ka’b b. Mâlik’den -ki babası gözlerini kaybettiğinde oğul-İan arasında Ka’b'm elinden tutup ona yolda kılavuzluk eden oğludur- rivayete göre şöyle demiştir:
Ka’b b. Mâlik’i Tebûk gazvesinde RasûlüUah’dan (s.a) ayrılıp (harpten) geri kaldığını anlatırken işittim, şöyle dedi:
Tebûk pazvesînden başka Rasûlüllah’ın savaşlarının hiç birisinden geri kalmadım. Sadece Bedir gazvesinden geri kalmıştım. Bu gazveden geri kalanlardan hiç kimse azarlanmamişti. Çünkü Rasûlülîah ve müslümanlar (Bedir gazvesine) Kureyş’İn ticaret kervanını takip içiş çıkmışlarken, .Allah Teâlâ onları haberleri olmaksızın, düşmanlarıyla (yolda) birleştirdi. Ben Akabe gecesinde İslâm’a (yardım) üzerine anlaşma yaptığımızda RasûSüllah’m yanında hazır bulundum. Bedir gazvesi halk arasında Akabe bîatından daha çok amlsa da bana göre Bedir’de bulunmak, Akabe’de bulunmak kadar sevimli değildir. Benim Tebûk harbinde Rasûlüllah’dan (s,a) ayrıhp geri kalışımın hikayesi şöyledir.
Ben hiçbir zaman, RasûlUllah’dan ayrılıp o harpten geri* kaldığım zamanki kadar kuvvetli ve varlıklı olmamıştım. Vallahi daha önce hiçbir zaman bir-araya getirememiş olduğum iki binek hayvanını o gazve sırasında bir araya getirmiştim. Bir de o gazveye gelinceye dek, Rasûlüllah herhangi bir yere gazveye karar verdiği zaman onu gizli tutup, başka bir seferi öne sürerdi. Bu gazveye şiddetli bir sıcak altında girişileceği için, uzak ve tehlikeli bir yolculuk ve kalabalık (bir dü$man)la karşılaşacaktı. Bu sebeple savaş hazırlıklarını yapsınlar diye muslümanlara durumu açık-seçik anlatarak, gitmek istediği yönü habeı verdi.
Rasûlüllah’m yanındaki muslümanlar pek çoktu. Onların isimlerinin yazıldığı bir defter de yoktu. (Ka’b sözlerine devamla,)
Firar etmek isteyenler çok azdı. Onlar da haklarında Allah’tan vahiy gelmedikçe yaptıklarının gizli kalacağını sanabilirlerdi. Rasûlüllah bu gazaya meyvelerin olgunlaştığı ve gölgelerin arandığı bir mevsimde gitmişti. Ben de bunlara çok düşkündüm. Rasûlüllah ve beraberindeki muslümanlar hazırlığa başladılar. Ben de onunla beraber hazırlanmak için çıkıyor, bir şey yapmadan geri dönüyor ve kendi kendime “İstediğim zaman hazırlanabilirim” diyordum. Benden başkaları sürekli gayret sarfederken, bende bu gevşeklik hâli devam etti.
Rasûlüllah müslümanlaria birlikle (birgün, erkenden yola koyuldu. Bense hazırlık olarak hiçbir şey yapmamıştım. Sonra sabah evden çıkıyor, fakat akşam hiçbir şey yapmadan eve dönüyordum. Ben bu hâlimde devam ederken onlar sefere çıktılar. Yola çıkıp arkalarından yetişmeyi düşündüm -keşke böyle yapabîlseydim- fakat bu bana nasip olmadı. Rasûlüllah gazveye gittikten sonra halk arasına çıkıp, ortalıkta benim gibisini görememek gücüme gitmişti. Gördüklerim ya münafık olarak bilinen veya Allah’ın özürlü saydığı (mümin) kişilerdi.
Rasûlüllah Tebûk’a varıncaya kadar benden hiç bahsetmedi. Tebûk’ta sahabîler arasında otururken beni hatırlayarak “Ka’b b. Malik ne yaptı?” diye sordu. Benî Selîme’den bir adam (Abdullah b. Üneys): “Ya Rasûlaltah! Onu çifte cübbesi ile kibir içinde sağa sola bakmak, aramıza katılmaktan alıkoydu” dedi. Bunun üzerine Muaz b. Cebel adama: “Ne fena söyledin!” diye cevap verdi ve Rasûlüllah’a hitaben de: “Vallahiya Rasûlallah! Biz onun hakkında iyilikten başka bir şey bilmiyoruz” dedi.
Bunun üzerine Rasûlüllah sustu. O arada beyaza bürünmüş, serap içinde belirip kaybolan bir adam gördü. Rasûlüllah “Ebu Hayseme ol (aydın)” buyurdu. Bir de ne görsünler; adam gerçekten Ensar’dan Ebu Hayseme idi. Bu adam sadaka olarak bir Ölçek hurma verince münafıklar tarafından alay edilen kimseydi. (Ka’b sözlerine devamla der ki)
Ne zaman ki Rasûlüllah’in Tebûk’den ayrılıp (Medine’ye) döndüğünü duydum, beni şiddetli bir merak sardı, yalanlar uydurmaya başladım. “O’~ nun öfkesinden nasıl kurtulacağım” diyordum. Rasûlüllah’m gelmek üzere olduğu söylenince yanlış düşünceler kafamdan uzaklaştı. Bu yoldan bir şey elde edemeyeceğimi kesin olarak anlamıştım. Bu yüzden gerçeği söylemeye karar verdim. Rasûlüllah bir sabah Medine’ye geldi. O bir seferden döndüğünde ilk defa mescide girer, orada iki rek’at namaz kılar, sonra halkın işlerine bakardı. Rasûlüllah insanların meseleleriyle ilgilenince, savaşa katılmayanlar huzuruna çıktı. O’na karşı mazeretlerini açıklıyorlar, önünde yemin ediyorlardı. Bunlar seksen küsur kadardılar. Rasûlüllah bunların ileri sürdükleri mazeretleri kabul edip, biatlerini tazeledi ve bağışlanmalarım dileyerek, iç yüzlerini Allah’a havale etti. Ben de varıp selam verdiğim zaman öfkeli bir şekilde gülümseyerek “Gel bakalım” dedi. Bunun üzerine, yürüyerek, karşısına oturdum. “Neden harbe katılmadın, kendine binek hayvanı satın almamış miydin?” buyurdu. Şöyle cevapladım:
- Yâ Rasûlallah, eğer senin değil de, dünya halkından bir başkasının karşısında olsaydım; bir mazeret uydurup, onun öfkesinden kurtulacağımdan emin olurdum. Çünkü ben konuşmasına fesahat verilmiş kimseyim. Vallahi kesinlikle biliyorum ki; bugün size karşı öfkenizi üzerimden savacak yalan bir söz söylesem, çok geçmeden Allah, öfkenizi üzerime çekecektir. Eğer size doğruyu söyler ve bu yüzden bana kızacaksanız, doğru konuşmakta Allah’tan hayırlı sonuç bekliyorum. Vallahi hiçbir mazeretim yoktu. Vallahi hiç bir zaman senden geri kaldığım zamanki kadar, güçlü ve geniş imkânh değildim. (Bunun üzerine) Rasûlüllah: “Bu adam doğru söylüyor. Şimdi kalk git. Hakkında Allah hükmünü verinceye kadar bekle” buyurdu.
Beni Seleme’den bazı kimseler ayağa kalkıp peşimden yürüdüler ve bana şöyle dediler: “Vallahi biz senin bundan önce bir suç işlediğini bilmiyoruz. Sen gazadan geri kalan diğer kimselerin ileri sürdükleri gibi mazeret beyan edememen sebebiyle acze düştün. Halbuki Rasûlüllah’m hakkında af dilemesi yeterliydi”. (Ka’b diyor ki)
Vallahi beni o kadar kınadılar ki, hatta Rasûlüllah’ın huzuruna dönüp kendi kendimi yalanlamak İstedim. Onlara “Şimdiye kadar aynı muameleye muhatap olan benden başka kimse var mı?” dedim.
Bana “Evet, senden başka iki kişi daha aynı muameleye maruz kaldı. Onlar da senin gibi konuştular ve sana söylendiği gibi onlara da söylendi” dediler. “Onlar kimlerdir?” dedim. “Mürâre b. Rabia’tul-Âmirî ile Hüâl b. Ümeyyet’ül-Vâkifî” dediler. Durumları bana örnek olan Bedir harbine katılmış iki sâlih adamın adını verdiler. Bu iki kişiyi bana söylediklerinde, te-reddütien vazgeçtim, görüşümde sebat ettim. Rasûlüllah harpten geri kalanlar arasında, bizim üçümüzle konuşmaktan herkesi (müslümanlan) me-nettt- İnsanlar da bizden çekindiler veya bize karşı tavırlarını değiştirdiler. O kadar ki, kendi yurdum bana yabancılaşti. Orası arük eski memleketim değildi. Bu halde elli gün kaldık. Diğer iki arkadaşıma gelince, halktan uzaklaşıp boynu bükük iki zavallı haline geldiler. Evlerine kapanıp devamlı ağlıyorlardı. Ben daha genç ve güçlü idim. Bu nedenle evden çıkıp müslüman-larla beraber namazda bulunuyor ve sokaklarda geziyordum. Ancak benimle hiçbir kimse konuşmuyordu. Namazdan sonra Rasûlüliah’m meclisine varır, kendisine selâm verirdim. Kendi kendime “selâmımı almak için, dudaklarını kıpırdattı mı, kıpırdatmadı mı?” diye sorardım. Sonra O’na yakın bir yerde namaza durarak kendisini gizlice gözetlerdim. Namaza durduğumda bana doğru bakıyor, fakat kendisine doğru baktığımda yüzünü başka tarafa çeviriyordu. Müslümanların bana karşı yüz çevirmeleri uzun sürünce gidip Ebû Katâde’nin duvarına tırmanarak aşağıya atladım. O amcamın oğlu ve çok sevdiğim biriydi. Kendisine selâm verdim. Vallahi selâmımı bile almadı. Ona: e’Ey Ebû Katâde, Allah aşkına sana soruyorum. Benîm Allah veRasû-lünti sevdiğimi biliyor musun?” dedim. Cevap vermedi. Sözümü tekrar et-tim. Yine sustu. (Üçüncü defa) AKah aşkına sordum. Bu defa bana “Allah ve Rasûlü bilir” diye karşılık verdi. Bunun üzerine gözlerim yaşardı. Bahçe duvarından atlayarak oradan uzaklaştım.
(Bir gün) Medine çarşısında yürüyordum. Medine’ye zahire satmaya gelmiş Şamlı bir çiftçi, “Ka’bb, Mâlik ‘i bana kim gösterir.” diyordu. Halk beni göstermeye başladı. Yanıma geldi ve bana Gassan Meliki tarafından gönderilen bir mektup verdi- Okur-yazar olduğum için mektubu okudum. Şöyie
“(Selâmdan) sonra derim ki efendinizin sizi üzdüğünü duyduk. Allah sizi horlanacağınız ve mahrumiyette olacağınız bir yeme bırakmasın. Aramıza katıi, seni bağrımıza basarız”.
Mektubu okuduğumda “Bu da bir başka imtihan” dedim ve onu tandıra atıp yaktım. Elli günün kırk günü geçince bir gün baktım ki Rasûlüüah’ın bir elçisi; “Rasûlüllah sana zevcenden ayrı durmanı emrediyor” dedi. Ben: “Onu boşayacak mıyım, yoksa ne’yapacağım?” dedim. “Hayır boşama, ondan uzak dur, kendisine yaklaşma” dedi. Rasûlüllah ayuı emri diğer İki arkadaşıma da iletmişti. Bunun üzerine eşime “Ailenin yanına git ve Allah bu konuda hüküm verinceye kadar onlarda kal” dedim.
Hilâl b. Ümeyye’nin hanımı Rasûiüllah’a giderek: “Ya Rasûlüllah! Hilâl b. Ümeyye gücü kuvveti kalmamış bir ihtiyardır, hizmetçisi de yoktur, O’na hizmet etmemi çirkin görür müsünüz? diye sordu. Rasûlttllah ona “Hayır, ancak saktn sana yanaşmasın”buyurdu. Kadın Rasûlüllah’a hitaben: “Vallahi, onda hiçbir şeye karşı hareket yok, Vallahi bu iş başına geldiğinden be* ri, şu ana kadar devamlı olarak ağlıyor” dedi.
Ka’b diyor ki: Yakınlarımdan biri bana, “Kadının hakkında sen deMa-sûlüllah’ian izin istesen, (bak) Hilâl b. Ümeyye’nin hammıne, kocasına baksın diye izin verdi” dedi. Ben de: “Bu konuda Masûlûllah’tan izin istemem, çünkü ben genç bir adamım” dedim. Bu minval üzere ön gün kaîdsm, böyle-ce bizimle konuşmanın yasaklandığı andan itibaren elli geceyi doldurmuş olduk. Ellinci gecenin sabahı, evlerimfzin birinin damında sabah namazını kıldım. Allah Teâîâ’nın bizden bahsederken belirttiği gibi, hayatım bana güç-Icşmiş ve yeryüzü bütün genişliğine rağmen başıma dar gelmiş bir halde otururken, Sel tepesine çıkmış bir teîiâhn, gür sesini duydum. “Ey Ka’b b. Mâ~ tik, müjdeler olsun” diye sesleniyordu. Derhal secdeye kapandım. Kurtuluş müjdesinin geldiğini anladım. RasûKUlah sabah namazım kılınca ievbeîEİzin Aîlah tarafından kabul edildiğini halka ilan etti. Halk da bizi müjdelemeye koştu. Arkadaşlarıma da müjdeciler gitti. Adamın biri bana doğru hızla at koşturdu. Es!em kabilesinden biri de yine bana doğru koştu ve tepeye çıktı. Ses s itan daha hızlı idi. Bana müjde veren, sesini İşittiğim kimse bana gelince üzerimdeki iki elbisemi hemen çıkardım. Müjdelik olarak kendisine giydirdim. Vâiiahî o gün bundan başka elbisem yoktu. Bu yüzden ödünç bir takım elbise edinerek giydim ve RasâlüUah’ın huzuruna koştum. İnsanlar grupîar halinde yanıma gelerek^ “Allah ‘m tevbeni kabul buyurması, sana kutlu olsun ” diyorlardı, levbemin ksbulünden dolayı benî tebrik edfyorladi. Nihayet mescide girdim. Rasûlüllah sahabîSsrm ortasında oturuyordu.
Ka’b sözlerine şöyle devam ediyor: Rasûlülİah’a selam verdiğimde, sevincinden yüzü panîdadı. “Ananın seni doğurduğu günden beri, üzerinden geçen günlerin en hayırlısı ile müjdelendin ” dedi. Ben: “Yâ Rasûlallah! Kendi tarafınızdan mı, yoksa Allah tarafından mı?” dedim. “Hayır, Allah tarafından” buyurdu. Rasûlüllah’ın sevindiği vakit yüzü son derece nurla-nırdı. Sanki yüzü ay parçası gibiydi.
Ka’b der ki: Biz bunu biliyorduk. Huzuruna oturduğumda “Yâ Rasü-tüllah, tevbenin kabulü sebebiyle teşekkür için malımın tamamım Allah veRasûlününyolunda tasaddukedeceğim”dedim. Rasûlüllah: “Malının bir kısmını elinde tut, busenin için hayırlıdır”buyurdu. Ben, “Hayber’dekihissemi bırakıyorum ” dedim. “Yâ Rasûlallah! Allah beni ancak doğru söylediğim için kurtardı. Hayatta kaldıkça doğru söylemek de tevbemin tamamıdır” dedim. Allah’a andolsun ki, Rasûlüllah’a bu sözleri söylediğim günden beri Allah’ın doğru sözlülükle beni imtihan ettiğinden daha güzel, müslümanlar-dan hiçbirini imtihan ettiğim bilmiyorum. Vallahi Rasûlülİah’a bu sözleri zikrettiğim günden bugüne kadar bilerek hiç yalan konuşmadım. Geri kalan ömrümde Allah’ın beni koruyacağını umarım.
Ka’b devamla; “Allah Teâlâ şu âyetini inzal etti” dedi:
“Andolsun ki Allah, peygamberini içlerinden bir takımının gönülleri hemen hemen eğilmek üzere iken güçlük zamanında, ona (Peygamber’e) tâbi olan muhacirlerle, ensarı tevbeye muvaffak buyurdu ve sonra onlann bu tev-belerini kabul eyledi. Çünkü O çok esirgeyici, çok bağışlayıcıdır. Geri bırakılan (ve haklarında hüküm geciken) üç (kişi)nin (tevbelerini de kabul etti Çünkü) yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet A/lahfın hışmından) yine Allah ‘dan başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anladılar (da bundan) sonra ( Allah) onları da eski hallerine dönsünler diye tevbeye muvaffak buyurdu. Şüphesiz ki Allah (ancak) tevbeyi en çok kabul eden, hakkıyla esirgeyendir. Ey iman edenler, Allah’tan korkun, sâdık olanlarla beraber olun”, (Tevbe, 117-119)
Ka’b şöyle devam etti: “Vallahi Allah’ın bana lütfettiği nimetler İçinde beni İslâm’a hidayet ettikten sonra Rasûlülİah’a doğru söylemekle, yalan söyleyip de helak olanlar durumuna düşmekten daha büyük bir nimeti bana vermedi. Zira Allah yalan söyleyenler hakkında vahiy indirdiği vakit, herhangi bîr kimse için söylediğinin en fenasını söyleyerek şöyle buyurdu:
- “Onlar(ın yantn)a döndüğünüz zaman kendilerin^ muâheze)den vazgeçirmeniz için Allah ‘a and edecekler. O halde onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardırlar. Yaptıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir onların! Kendilerinden hoşnud olmanız için size yemin edecekler, (fakat) eğer siz onlardan razı olursanız, şüphesiz Allah o fasıklar güruhundan razı olmaz”. (Tevbe, 95-96)
Kâ’b şöyle dedi: Biz üçümüz o kimselerden deri bırakılmıştık ki, onlar yemin ettikleri vakit Rasülüllah onlann yeminlerini kabûl etti, onlardan biat aldı ve onlar için mağfiret dileğinde bulundu. Rasûlüllah bizim işi, Allah bu hususta hükmünü verinceye kadar erteledi. Neticede Allah hükmünü verdi. “Geriye bırakılan o üç kişi…” diye buyurarak bizim gazveden geri kal-makhğımızı kasdetmiş değildi. Bununla Rasûltillah’m kendisine yemin edip mazeret beyan ettikleri zaman mazeretleri kabul edilenlerden ayrı tutulup hakkımızdaki hükmün geri bırakılması kastedilmektedir. (Buhâri ve Müslim rivayet etmişlerdir).[95]
Diğer bir rivayette: “Rasülüllah Tebûk gazvesine perşembe günü çıktı, (Sefere) perşembe günü çıkmayı severdi” denilmiştir.
Başka bir rivayette İse: “O seferden yalnız gündüz ve kuşluk vakti dönerdi. Döner dönmez de mescide girerek iki rek ‘at namaz kılar, sonra da orada otururdu” buyumlmuştur.
Ka’b'm Abdullah, Abdurrahmân ve Ubeydullah isminde oğullan vardı. Abdullah bu hadisin râvisidir.
Ka’b b. Malik, Akabe biatına katılanlardandır. Bedir ve Tebûk gazvesi hariç diğer gazvelere katılmıştır. Uhud savaşında Allah yolunda çarpışırken 11 yerinden yaralanmıştır. Rasûlüllah’ın şairlerindendir. Ka’b, Rasûlüllah’-dan (s.a) 80 hadis rivayet etmiştir. Medine’de hicretin 50. yılında vefat etmiştir. Ka’b'm katılmadığı Tebük savaşı, hicretin dokuzuncu yılında olmuştur.
Akabe biati bir yılda iki defa olmuştur. I. Akabe biatında ?2 kişi, H. Akabe’de ise 70 kişi vardı. Bunların hapsi de Medineli (ensar) idi.
Ka’b Akabe’de bulunduğunu söylemektedir. I veva II. Akabe diye kayıt lamam aktadır. Mutlak olarak Akabe zikredilirse, bu II. Akabe biatidir.
Akabe biatında Medineliler İslâm üzere yaşayacaklarına, her halükârda peygamberimizi konıyup-gözeteceklerine and içtiler. İslâm tarihinde Akabe biati, İslâm’ın ük ydlannde MedineÜ müsiümanl&rca desteklenmesi ve geliş-mesi açssından önemüdir. Bu sebeple Ka’b kendisinin böyle bir biat ta da bulunduğunu hatırlatıyor ve her ne kadar Bedir savaşı mttslümalar katında büyük görülüyor ve şöhret buluyorsa da, Akabe biatinin daha önemli olduğunu zikrediyor.
Ka’b, Bedir savaşma katılmadığından dolayı sorumlu tutulmadsğmı söylemektedir. Zira Bedir’in, RasûlüUah’ın yanindakilerîe, Kureyş kervanını tâ-kib ederken aniden savaşa dönüştüğünü, savaş çıkacağı önceden bilinmediğinden herkesin katılmasının istenmediğini ileri sürmektedir.
Gerçekten de bazı islâm tarihçileri, sahabîleri tabaka tabaka zikreder-
ken,
Hadiste peygamberimizin askerî dehasına ve orduyu yönetimindeki me-todlanna işaret edilmektedir. Ka’b, RasOlüUah’ın savaşa hazırlık esnasında hedefi gizli tuttuğunu, hatta başka bir yere gidilecek intibaı uyandırdığım belirtmektedir. Ebu Davud’un rivayetindeki “Harp hiledir” ziyadesi bu hususa açıkkk getirmektedir.
Yine askerin mağlûbiyetini ve helakim önlemek için; sıcak bir mevsimde uzağa yapılacak sefer, önceden haber verilmiştir. Böylece askerin teçhizat yönünden tam hazırlığı, psikolojik olarak ds intibakı sağlanmış olmaktadır.
Ka’b'ın savaşa katılmayışindaki pişmanlığını artıran faktörlerden en önemlisi, kendisinin de itiraf ettiği gibi her zamankinden daha iyi durumda, maddî-manevî yönden savaşa katılmaya uygun iken, hiç bir mazereti olmadığı halde savaşa gitmeyisidir. Tebük savaşma katılanların sayısı hakkında 30, 40 ve 70 bin gibi rakamlar verilmektedir.
Savaşın nedeni; Rumların Şam yakınlarında Hirakl komutasında müs-lümalarla savaşmak için hazırlık yaptıklarının duyulmasıdır.
Ka’b savaşa katılmamanın üzüntüsünü daha ilk andan itibsren yaşamaya başlamıştır. Özellikle de geride kalanların çoğunluğunu özürlülerin (sa-kathnn) ve münafıklıkla itham edilenlerin oluşturduğunu görünce bu pişmanlığı daha da artmış, onlarla bir arada bulunmaktan rahatsa olmuştur.
Rasülüllah (s.a) lebûk’a varınca ashabı arasında otururken, Ka’b b. Malik’i hatırlayarak onun durumunu araştırmıştır. Benî Seleme’dcn Abdullah b. Üneys, Ka’b'uı kibirliliğinin savaşa katılmasına engel olduğunu haber vermiştir. Bazıları Abdullah b. Üneys’in Ka’b'e karşı kin ve hased duygulan taşıdığım, bir kısmı da Abdullah’ın nifak ehlinden olduğunu söylemişlerdir. Ancak bu ithamlar doğru değildir. Belki düşünmeden Ka’b'e “kibirli” ithamında bulunmuştur. Nitekim Muaz b. Cebel, Rasûlüllah’ın huzurunda onun bu sözlerine karşı çıkmış ve sözünün çirkinliğinden bahsetmiştir.
Ka’b, RasûIüUah’in kendisine savaşa katılmaması sebebiyle öfkelenip kızdığından bahsetmekîcdir. RasÛKillah gerçekte af ve müsamaha örneğidir. Onun yüzü ay gibi parlar, yanındaki herkese sevinç ve sürür verirdi. Nitekim Enes (na) “Rasûlüîlah’a (sm) IÛ yi! hizmet ettim. Yaptığım bir iş için “niçin yap-tın”, yapmadığım bir şey için de “niçin yapmadın?” demedi” demiştir. Ancak, söz konusu iş dinin emirlerine uymamak, Allah ve Rasûlü’nün hilafına davranmak olursa; peygamberimiz bu işin karşısında olacak ve İsyankârlara karşı tavır koyacaktır.
Ka’b; yalan söyleyerek belki beşer oSan Rasûlüllah’ı o gün için memnun kılacağım, ancak AHah’ın-bu durumu Rasûlüîlah’a bildireceğini açıklıkla peygamberimize ifade etmiştir. Sahâbe’nin imanı bizlere en güzel örnektir. Rasûlüllah’ın aldatılamayacağı; zira Allah’ın buna müsade etmeyeceği ortadadır. Kişinin aleyhine de olsa doğru söylemek gerekir. Zira Ai-lah doğrularla beraberdir.
Hadisten anlaşılan diğer hükümler de şunlardır
Müslüman ihlaslı ve sadakatli olmalıdır. Mü’mİn eksikliğini ve kusurlarını kabul etmelidir. Hatalarından dolayı özür aramaya çalışmamalıdır. Zorluklara, güçlüklere rağmen, müslümanlar Allah yolunda savaştan geri kalmamalıdırlar. Allah’ın emirlerine boyun eğmekte tereddüt göstermemelidirler. Hemen savaş için gerekli tüm hazırlıkları yapmalıdırlar. Müslüman üzerine farz olan şeyleri yerine getirmemenin ezikliğini hissetmelidir. Hastalıktan geride kaİan mü’mİnler ile, münafık oldukları için savaşa katılmayanların durumunda olmaktan mü’min sakınmalıdır.
Sahabîler kendilerinin aleyhine de olsa Rasûlüllah’dan (s.a) bir şey gizlememişler, O’na her şeyi açık-seçik itiraf etmişlerdir.
İslâm’da zahire göre hükmedilir. Kişinin İç durumu Allah’a havale edilir.
İyilik ve takva sahiplerinin yolundan gitmek, onların ahlakıyla ahlâkla-nıp, onların yolunu izlemek gerekir.
Günahkâra ve münafıklara kulak asmamak ve onları rezil-rüsvay olacakları güne terketmek gerekir.
Günahkârlarla ve isyankârlarla beraber olmamak, hatta onların selâmlanna dahi karşılık vermeyerek, onlara boykot edildiklerini hissettirerek, gü=-nahlardan sıyrılarak tevbe etmeye onları zorlamak gerekir.
Mü’min, kötülük işlediğinden dolayı pişmanlık duyarak Üzülmeli ve ağlamalıdır.,
İslâm; isyankârları toplumdan soyutlamakla da olsa onları terbiye etmektedir.
Rasûlüllah (s.a) ashabına rahmetle ve şefkatle davranıyor, onların sevinç ve mutluluklarına ortak oluyordu.
Mü’min dinî ve dünyevî konularda imtihan olunmaktadır. İyi insanlar Aliah’a ve Rasülü’ne verdikleri sözde dururlar.
Mü’min Allah’a ve Rasûlü’ne itaati diğer tüm yaratıklardan üstün tutar.
Münafıklık ve küfür hâlleri görünen bir kimsenin hanımı, kendisini kocasına takdim etmez.
Ka’b b. Mâlik’in Rasûlüllah’a karşı aşırı sevgisi, Rasûlülîah’m kendisine verdiği cezalar ile sarsılmamıştır.
Namazda İken Ka’b'-n Rasülüllah’ı (s.a) gözleriyle takib etmesi ve ona doğru meyletmesi, bu g oi hâllerde namazın bozulmayacağına delildir.
Fasıklann selâmı alınmaz. Bir kimse konuşmayacağına yemin ettiği kişinin selâmını almakla onunla konuşmuş ve yeminini bozmuş olur.
Mü’min sevinçli bir haber aldığında şükür secdesi yapabilir.
Devlet reisi ve idareci, topluma bir kimse ile İlişkilerini kesmeleri, onunla konuşmamaları için emir verebilir. Bu da bir çeşit cezalandırmadır. Uzak bir yerden gelen kimsenin nafile namaz kılması müstehaptır.
Talaka niyet etmemişse, kinaye yolu ile-söylenen talak yerine geçmez.
Kadının kocasına hizmet etmesi İstenir. Üzerinde Allah’ın ismi yazılı bir kağıdın hakaret kasdı olmaksızın yakılması caizdir.
Hayırlı bir şeyin müjdelenmesi ve müjdeleyen kişiye hediye verilmesi müs-tehaptır.
Bİr kişi sevinçli bir durumundan dolayı tebrik edilir.
Bir kimsenin bütün malını sadaka olarak dağıtması caiz değildir. Zira geçim sıkıntısı çekebilir ve insanlara el açabilir.
Doğru söleyen hem dünyada hem de âhirette saadete erer.
Günahlarından tevbe edenleri Cenab-ı Allah affeder, onların tevbesini fazl-ı keremiyle kabul eder. İnsan hata etmekten uzak olamaz. Ancak ona yakışan, kötülüğün hemen arkasından iyilik yapmasıdır.
Mümin tevbesinin kabul edilmesinden, doğruluğundan dolayı başarıya ulaşmasından zevk duyar, sevinir.
Ka’b'ın tevbesinin kabul olmasını “anasından, doğduğu günlerin en hayırlısı” şeklinde ifadesi; onun müslüman olduğu günü kapsamaz. İslâm’a girdiği günün önemi herkesçe malum olduğu için aynca zikredilmemiştir. öte yandan tevbesinin kabul edilmesi, Ka’b'm müslümanhğmın, amelinin, imanının, kemâle erdiğine işarettir. Bu bakımdan tevbesinin kabul olduğu günün İslâm’a girdiği günden daha önemli olduğu şeklinde de yorum yapılmıştır.
Rasûlüllah’ın (s.a) yüzünün Ka’b'ın tevbesinin kabulünü duyması sebebiyle nurlanmasından kasıt; nuruna nur katılmasıdır. Zira Rasülüliah’ın se-. vinçli anında yüzü öyle parlak görünürdü ki; âdeta ayna gibi olurdu ve yüzüne bakan kimse kendisini görürdü.[96]
22. Ebu Nüceyd İmran b. el-Husayn el-Huzaî’den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: “Zinadan gebe kalan Cüheyne kabilesinden bir kadın Rasûlüllah’a geldi ve “Yâ RasûlüUâh! Hadd cezası gerektiren bir suç işledim, bu cessyı bana uygula” dedi. Bunun üzeine Peygamberimiz kadının velisini çağırarak; “Bu kadına İyi bak, doğum yapınca da onu bana getir” buyurdu. Kadının velisi de emredileni yaptı. Nihayet kadm doğurup da huzura getirilince, Rasûlül-lah kadının üzerine elbiselerinin sıkıca sarılmasını, arkasından da gömülüp taşlamasını emretti ve kadm gömülüp taşlandı. Sonra da cenaze namazını kıldı. Ömer (r.a) “Ya RasÛlüUah, zina ettiği halde nasıl olup da onun cenaze namazım kılıyorsun?” diye sordu. RasûlüUâh: “O öyle bir tevbe etmiştir ki, tevbesi Medine’den yetmiş kişi arasında taksim edilseydi hepsine köfı gelirdi Onun canını Allah’ın emri uğrunda feda etmesinden daha faziletli bir davranış bulabilir misin?” buyurdu. (Müslim rivayet etmiştir.[97]
Ebû Nüceyd Hayber’in fethedildiği yılda müsîüman oldu. Rasûltilİafe (sa) ile gazvelere katıldı. Ömer b. el-Haîtâb onu kendi halifeliği esnasmda, Basra halkına Islâmî ilimleri öğretici olarak gönderdi. Muammed b. Şîrîn: “Basra’da halkın rağbet ettiği sahabîlerin en evveli tmrân b. Husayn İdi” demiştir. Ebû Nüceyd, Rasûlüllah’dan (s.a) 180 hadis rivayet etmiştir. Basra’da hicretin 52. yılında vefat etti.
Cüheyne kabilesinden olup, zinadan gebe kalarak RasülüHah’dsn (s.a) kendisine hadd’in uygulanmasını isteyen kadm Havle binti Huveylîd’dîr. Havle binti Sa’lebe olduğu da söylenir.
Müslim’in başka bir rivayetinde ise; kadın Rasûlüllah’a (s.a) gelerek “Beni fem/zfe”dediği ziyadesi vardır. Buna göre zina’dan dolayı kendisine hadd tatbik edilen kimse zina günahından kurtulmaktadır. Nitekim Peygamberimiz (s’.a) “Her kim böyle bir şey yapar ve dünyada kendisine hadd vurulursa; bu onun için keffâret o/«r”buyurmuştur. Kadın tevbe ile yetinmemiş, kendisine hadd-cezası verilmesini istemiştir, özellikle Rasülüllah’m (s.a) emriyle uygulanan bir cezanın karşılığının kurtuluş olduğunu bilmektedir. Nasûh üzere olmaması ve diğer şartların yerine getirilmemiş olması tevbe için söz konusu olabilir. Kadın ihtimâl olanı değil, mutlak kurtuluşu tercih etmiştir.
RasûlüUâh (s.a) önce kadının velisini çağırmış ve kadına iyi davranmasını emretmiştir. Zira peygamberimiz, akrabalarının utanma ve kıskançlık duygusuyla kadına baskı yapabilecekleri endişesini taşımıştır. Kadının tevbe ederek haddi istemesinden dolayı ona rahmet ve şefkatle muamele edilmesine işaret etmiştir. Ayrıca kadmm karnındaki çocuğun muhafazasının göz önünde bulundurulmasım ima etmiştir. Hadis, hamile oian bir kadının hadd veya celd cezasının doğuma kadar ertelenmesine delildir. İmam ve salih kişiler recme-dilen kimsenin cenaze namazına katılabilirler.
Hz. Ömer zina eden kimsenin cenaze namazının kılınmasmdaki hikmeti araştırarak, Rasûlüllah’ın (s.a) bu kadının namazına katılmasının sebebini sormuştur.
Peygamberimiz (s,a) Hz. Ömer’e kadının gerçek bir tevbe ettiğini, eğer Medine’de bulunan münafıklar da bu kadmm tevbesi gibi tevbe etmiş olsalar, onlann da günahlarının kalkması için bunun yeterli olacağını bildirmiştir.
Hadis bize şu mesajları vermektedir:
Mü’nün işlediği bir günahtan dolayı pişmanlık duymalı ve zahiren kendisinin aleyhine de olsa günah kirlerinden temizlenmeye çalışmalıdır.[98]
23. İbn Abbâs ve Enes b. Mâlik’den (r.a) Rasûlüllah’ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Ademoğlu’nun bir vadi dolu altını İki vadi daha olmasını sever. Onun midesini (ağzını) topraktan başka bir şey doldurmaz. Allah tevbe edenlerin tevbesini kabul eder”. (Buhârî ve Müslim rivayet etmişlerdir}[99]
însan bir vadi dolusu altını olsa, ikinci bir vadi dolusu altınının olmasını da ister, sonra üçüncü bir vadi, derken insan doyumsuz bir hâl alır. Nitekim Ahmed b. HanbePin Câbir’den (r.a) rivayetinde; RasûlüUâh (s.a) “İnsanoğlunun bir vadi dolu hurması olsa, onun bir benzerini ister. Sonra bir benzerini ister, derken artık vadiler temenni eder. Ademoğlunun ağzım topraktan başkası doldurmaz” buyurmuştur.
İnsanoğlunun çoğunluğunun dünya malına karşı ihtirası bu hadis ile dile getirilmiştir. Baştan itibaren dünya malına kendini kaptırmayan veya çok hırslı davranışlardan sonra tevbe edenlerin Allah katında tevbeleri kabul olunur.
Hadis, kişinin Allah’a itaati ve ibadeti engelleyecek şekilde dünya malına sarılmasını, kalbin ahiretten çok dünya ile meşguliyetini çirkin görmektedir.[100]
24. Ebu Hüreyre’den (r.a) rivayet edildiğine göre Rasülüllah (s.a) buyuruyor ki: “Noksan sıfatlardan münezzeh ve sânı yüce Allah, biri diğerim öldürüp her ikisi de cennete giren şu iki kimseye hoşnutlukla güler. Bunlardan biri Allah yolunda savaşırken diğeri tarafından öldürülür. Bilâhare Allah o katile tevbe nasib eder, o da müslüman olur (ve bir savaşta) şehid edilir”. (Bu-hârî ve Müslim rivayet etmişlerdir).[101]
Allah, insanın gülmesi gibi gülmekten münezzehtir. Hadisimizde geçen “Allah’ın gülmesi” her ikisinin de Allah yolunda canlarını feda etmelerinden “Allah’ın razı olması” anlamındadır. Bunu meleklerin gülmesi şeklinde anlamak da mümkündür ki bu melekler, her ikisinin de ruhunu kabzetmişler ve cennete girdirmişlerdir. Tlpkı “Falan kimseyi kral öldürdü” dediğimiz gibi. Halbuki onu bizzat kral öldürmemiş, sadece öldürülmesi için emir vermiştir.
Hadisten çıkarılan hükümler:
MüsHimanı şehid eden kâfir, bilâhare müslüman olduğunda, cehennem azabını gerektiren bir günah işlemeden Allah yolunda şehid edilirse, her ikisi de cennete girmiş olurlar. Katilin ve maktulün cennette aynı yerde olmalan ve aynı makamda bulunmaları gerekmez. Zira amellere göre cennetteki dereceler de değişir.[102]
Kaynak :Riyazu-s Salihin-İmam-ı Nevevi