http://lovepowerman.com

NAMAZIN ADABI

24 Nisan 2010 | Kategori: Namaz Hakında

Her şeyin bir alâmeti vardır; Müslümanlığın alâmeti de namazdır” hâdis-i şerifin bize bildirdiği, İslâm ve iman nimetinin zahirdeki tezahürü ve onun kökleşip yerleşmesinde en büyük amil olan namazdan, istenileni alabilmemiz ve tadına erebilmemiz, bu ilâhî emrin niceliklerine vâkıf olabilmekle kabildir. İnsanın, namaza durup bitirinceye kadar, Huzur-u İlâhî’de münâcaatta bulunduğunu bilip, huşu, hudû (gönül alçaklığı), haşyet (korku) ve kemâl-i mahviyyet üzere, hafif bir sesle kırâatta bulunarak namazını edâ etmesi gerekir. Cenâb-ı Hakk (CC), namazını böylece eda eden Müslüman’ın, “Kad eflehal mü’mi-nun, ellezinehüm fi salâtihim hâşiun” âyet-i celîlesiyle, felaha (kurtuluşa) ve saâdet-i sermediyyeye kavuşacağını tebşir buyurmuştur. Fahr-i Âlem (sav) Efendimiz de “Lâ yezallullahi Teâlâ mukbilen alel abdı madaem fi salâtihi malen yeltefit izel tefete eğdada anhü – Cenâb-ı Hakk kuluna, o kul namazda etrafına bakmadığı müddetçe, ihsan mertebesi ile ilti¬fattan uzak kalmaz; etrafına bakarsa uzak kalır” buyurmuşlardır. Bir kimse, namazda sakalıyla oynuyordu. Efendimiz (sav) onu görünce: “Lev haşaa kalbü fülânin le haşaat cevarihuhu – Şu kimsenin kalbinde huşu olsaydı, sâir azalarında da huşu olurdu” buyurmuştur. Bu hadîs-i şerifin ışığı altında şunu anlıyoruz ki; en şerefli âzâmız olan kalp, namazda mâsivâdan olan şeylerle meşgul olursa, sâir azalarımız da itidalden çıkar, onlar da başka şeylerle meşgul olur. Namaza durmadan ceket düğmelerini iliklemek, âdâbdandır; zira her yatıp kalkışta bizi meşgul eder, içimizden onu kavuşturmak gelir. Namazımızı, Cenâb-ı Hakk bizi görüyormuş gibi edâ etmemiz lâzımdır; zira biz O’nu görmüyorsak da, O’nun bizi görüyor olduğu, hâdis-i şerif ile sabittir. Namazı kendi başımıza kıldığımızda, hudû ve huşu ile Huzur-u İlâhî’de bulunduğumuzu bilmemiz lâzım olduğu gibi, cemaatle edada da aynı hal üzere, imamı takip ederek ne okuduğumuzu bilmemiz ve farkında olmamız gerekir. Fahr-i Alem (sav) Efendimiz, namazdan çıktıklarında: “Hel tedune mâ kare’tü – Benim namazda ne okuduğumu bilir misiniz?” buyurdular. Eshâb-ı Kiram sükût buyurdu; içlerinden yalnız Ubeyyibni Kâab (r.a.), uygun olan cevabı verdi. Aleyhisselâtü Vesselam Efendimiz (sav) onu methetti. Huşu ve hudû; rükû, secde ve namaz içindeki sâir erkânı (esasları), ağır ağır edâ etmekle olur. Nitekim hadîs-i şerifte: “Esveünnisiserikaten elleziyesriku min salâtihi – Hırsızlık cihetinden insanların en fenası, kendi namazından çalan kimsedir” buyrulmuştur. Eshâb-ı Kiram Peygamber Efendimize, “Namazdan bir kimse nasıl çalar?” diye sual ettiklerinde, Hz. Peygamber (sav): “Lâ tütimmü rükûaha velâ sücûdeha velâ huşûaha – Rükû ve secdenin huşudan uzak olup, namazın lâyıkıyla ikmal olunmamasıdır” buyurmuşlardır. Namazı eda ederken, “bu benim son namazımdır” mülahazasıyla eda etmek, rükû ve secde tesbihlerini, üç adetten fazla söylemek ve sayılarının tek olmasına dikkat etmek (5, 7, 9) gibi gerekir. Namaz esnasında esneme hali gelirse; gidermeye çalışmalı, mümkün olmazsa sağ elin arkası ile ağzı örtmelidir. Bu halin şeytandan olduğunu bilmeli; esneme devam ederse, Peygamber Efendimiz hatıra getirilmelidir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v) hayatında hiç esnememiştir.



Yorum Yapın