<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>http://lovepowerman.com &#187; Tasavvuf</title>
	<atom:link href="http://lovepowerman.com/love/dinimizislam/tasavvuf/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://lovepowerman.com</link>
	<description>Lovepowerman.com</description>
	<lastBuildDate>Mon, 28 Jan 2013 22:05:39 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Padişah Ağlatan Evliya Karabaş Velî Hazretleri</title>
		<link>http://lovepowerman.com/padisah-aglatan-evliya-karabas-veli-hazretleri.html</link>
		<comments>http://lovepowerman.com/padisah-aglatan-evliya-karabas-veli-hazretleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 20 Jul 2010 20:13:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>lovepowerman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lovepowerman.com/?p=1060</guid>
		<description><![CDATA[Sultan 4 . Mehmed , Limni sürgünü sonrası İstanbul&#8217;a Donen Karabaş Veli hazretlerinin vaazlarına yine Devam Eder . Sik sik Atik Valide Camii&#8217;ne selamlık yapmaya başlar . Anlatıldığına edat Padişah vaaz esnasında hislenerek ağlar ve şöyle dermis : &#8221; Ayşe Şeyh efendinin vaazı Bana öyle tesir ediyor ki , İbrahim Edhem hazırsındır tacı tahtı terk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sultan 4 . Mehmed , Limni sürgünü sonrası İstanbul&#8217;a Donen Karabaş Veli hazretlerinin vaazlarına yine Devam Eder . Sik sik Atik Valide Camii&#8217;ne selamlık yapmaya başlar . Anlatıldığına edat Padişah vaaz esnasında hislenerek ağlar ve şöyle dermis : &#8221; Ayşe Şeyh efendinin vaazı Bana öyle tesir ediyor ki , İbrahim Edhem hazırsındır tacı tahtı terk ile dağlara düşeceğim geliyor . &#8221;</p>
<p>Anadolu&#8217;nun İslâmlaşmasında ve Genel itibarıyla Sünni BİR hüviyet kazanmasında Tasavvuf erbabının tesiri büyüktür . Ayşe dönüştürücü ve ıslah edici tesir Selçuklu devleti sahasında başlamıştır . Alparslan&#8217;ın veziri Nizâmülk&#8217;ün Tasavvuf erbabına Büyük Kıymet verip desteklemesi , ayrıca kurduğu Nizamiye medreselerinin alimlerin ve Tasavvuf erbabının Merkezi haline gelmesi , Selçuklu sahasında Ehl-i Sünnet anlayışını pekiştirmiştir .</p>
<p>Zahirî ilimlerle tasavvufu meczeden Hüccetü&#8217;l &#8211; İslâm İmam Gazâlî rh.a. met medreselerde yetişmiş ve BİR dönem müderrislik de yapmıştır . Onun eserleri , özellikle İhyâu Ulûmu&#8217;d -Din Ehl-i Sünnet&#8217;in en Temel kaynaklarından Biri haline gelmiştir .</p>
<p>Tasavvuf erbabı , Tarih boyunca Hz. Peygamber efendimizin sünnetine dayalı anlayış ve Uygulama uzerine Kurulu hayatın temsilcisi olmuştur . Nitekim Selçuklu Sultani Sencer , Yusuf Hemedânî hazretlerine BİR Mektup yazarak &#8221; Ashab -ı Kirâm&#8217;ın yollarından ayrılmayan Büyük şeyhin hayat tarzını bildirmelerini ve kendilerine BİR Fatiha Niyaz etmelerini &#8221; dilemiş ve elli bin Altın göndermiştir . Yusuf Hemedânî hazretlerine sultanın met isteğini , halifesi Abdülhalik Gücdüvânî hazretlerine Makamât&#8217;ı yazdırmak suretiyle yerine getirmiştir .</p>
<p>İslâm alimleri İslami ilimleri geliştirirken , mutasavvıflar da Tebliğ irşad faaliyetleriyle İslâm&#8217;a HİZMET etmişlerdir ve.</p>
<p>Tasavvuf erbabı genellikle ömür Boyu aynı Yerde yaşayıp ikamet eden kimseler değildir . Onlar dolaşıyorlar ve İslâm&#8217;ı , Sünnet&#8217;i anlatıyorlardı . Düşman karşısında zora düşüldüğünde bağlıları ile en ön safta savaşa katılıyorlardı . Arap Yarımadası , İran , Mâveraünnehr ve Orta Asya&#8217;daki met makarnalık Anadolu Click de geçerlidir . Anadolu met Gönül erlerinin gayretleriyle fetholunmuştur . Fetih sonrası Halkin terbiyesi de Büyük ölçüde met zatların çabalarıyla gerçekleşmiştir ve yerleşim . 17 . yüzyılda yaşamış olan Karabaş Veli Hazretlerinin ISTE BU kıymetli şahsiyetlerden biridir .</p>
<p>Arapkir&#8217;den Kastamonu&#8217;ya</p>
<p>Karabaş Veli hazretlerine , 1611 yılında Arapkir&#8217;de doğmuştur . Asil adi Alâeddin Ali&#8217;dir . Boyunun Uzun olması dolayısıyla &#8220;Ali Atvel &#8220;( Uzun Ali ), Halvetî tacı olan kara sarık bağladığı Click &#8221; de &#8221; Veli &#8221; denilmiştir ve manen makamında Sahibi oldugu Click Karabaş . İsminden cok &#8220;Ali el- Atvel &#8221; yahut &#8221; Karabaş Veli &#8221; olarak bilinmiştir .<br />
Tip tahsilini Arapkir&#8217;de yapmıştır . Daha Gale İstanbul&#8217;a gelerek Fatih medreselerinden birinde ilim öğrenmiştir . Daha Gale tasavvufa ilgi duyarak Kastamonu&#8217;ya gitmiş ve Şaban -ı Veli Hazretlerinin dergâhında post- nisin olan İsmail Çorumî hazretlerine intisap etmistir. BİR ara mürşidinin de isteğiyle Çankırı&#8217;ya giderek müridler arasındaki bazı tasavvufî meseleleri çözüme kavuşturur . İsmail Çorumî hazretlerinin vefatından Hiçbiri onun yerine geçen Muslihiddin Mustafa Efendi hazretlerinde Seyr ü sülukunu tamamlar . Şeyhinin 1662 yılında vefat etmesi uzerine yıllarca Arap topraklarında dolaşır ve 1670 yılında Tekrar İstanbul&#8217;a gelip Üsküdar&#8217;da Rumi Mehmet Paşa Camii&#8217;nde inzivaya çekilir .</p>
<p>Dört Yıl Süren met dönemin ardından Atik Valide Sultan Camii&#8217;nin bitişiğindeki dergâha tayin edilir ve kendisine yapılan vaizlik teklifini de Kabil buyurur . Burada bes Yıl ve şöhreti yayılır ile meşgul Olur irşad . Zamanın padişahı Sultan 4 . Mehmed dahi vaazlarını dinlemeye gelmektedir . Çekemeyen bazı kimseler onun hakkında İleri Geri konuşarak söylemediği BİR sözü ona atfederler . Bunun uzerine Karabaş Veli Hazretlerinin aynı yıllarda Baska Tasavvuf büyüklerinin de sürgün edildiği Limni adasına gonderilir . Orada Dört yıllık mecburi ikametten Gale Tekrar İstanbul&#8217;a döner .</p>
<p>Cami kürsüsünde BİR Veli</p>
<p>Karabaş Veli Hazretlerinin Cuma Günleri Atik Valide Sultan Camii&#8217;nde vaazlarına Devam Eder . &#8221; Sefîne -i Evliya &#8221; Halk Cuma Günleri koşarak camiye gelir ve camiyi doldururlarmış Hüseyin Vassaf&#8217;ın aktardığına edat yazarı . Hatta yer bulabilmek for kuşluk vaktinde gelirlerse yer bulabilirler , namaza BİR Saat Kala hic yer kalmazmış . Karabaş Veli hazretlerinin vaazları Halk uzerine Büyük tesir uyandırır ve beğenilen olmayı denedim ağlarmış .</p>
<p>Sultan 4 . Mehmed , Limni sürgünü sonrası İstanbul&#8217;a Donen Karabaş Veli hazretlerinin vaazlarına yine Devam Eder . Sik sik Atik Valide Camii&#8217;ne selamlık yapmaya başlar . Anlatıldığına edat Padişah vaaz esnasında hislenerek ağlar ve şöyle dermis : &#8221; Ayşe Şeyh efendinin vaazı Bana öyle tesir ediyor ki , İbrahim Edhem hazırsındır tacı tahtı terk ile dağlara düşeceğim geliyor . &#8221; Kaynaklarda Karabaş Veli hazretlerinin Tekrar sürgün gönderilmesine met sözün sebep oldugu belirtilir .</p>
<p>Cuma Günleri olunca , padişaha &#8221; Selamlık nereye ? &#8221; diye sorulduğunda &#8221; Üsküdar&#8217;da Valide -i Atik Camii şerifine &#8230; &#8221; derlermiş . Ayşe arzunun Spor Şube Müdürlüğü Sürekli Tekrar etmesi , Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa&#8217;nın dikkatini çeker ve padişahın Dünya işlerinden el etek çekeceği korkusuna düşer . Karabaş Veli hazretlerini İstanbul&#8217;dan uzaklaştırma çaresini düşünür ve bulur . Padişahın haberi olmadan Karabaş Veli hazretlerine : &#8221; Padişahımız sizi Hicaz&#8217;a gönderme arzusundalar , Yol masrafını gönderdiler . &#8221; diye teklifte bulunur . Gerçeği anlayan Karabaş Veli hazretlerine : &#8220;A canım , Bizden yanıma kadar niye korktunuz ? Biz padişaha tacı tahtı terk ettirmeden marifet sırlarını telkin edebilirdik . &#8221; der ve sonrasında Hicaz&#8217;a Gitmek üzere yola koyulur .</p>
<p>İki sefer BİR arada</p>
<p>Hac sonrası Medine -i Münevvere&#8217;ye gelir ve burada Mustafa Efendi&#8217;ye halifelik verir . Ayşe Zat Edirne&#8217;de medfundur .<br />
Daha Gale Mısır kafilesiyle yola koyulurlar . Mısır&#8217;a Üç konak mesafede Kırk bin hacının dinlenmek Click çadır kurduğu BİR Yerde , hava gayet Açık oldugu halde BİR sel geleceğini keşfedip Durumu hacılara bildirir . Hacılar derhal oradan ayrılırlar ve hemen şiddetli BİR Yağmur başlar ve oraları sel Başar . Hacılar Karabaş Veli hazretlerinin met kerameti sayesinde felaketten kurtulmuşlardır .</p>
<p>Birkaç Gün Gale Karabaş Veli Hazretlerinin hastalanır ve Nahil Kalesi civarında , 3 Ocak 1686 GÜNÜ vefat Eder . Kale civarında Gaylan köyü hurmalığına komşu Şeyh el- Gazâli denilen BİR zatın kabri Yanina defnolunur .<br />
Karabaş Veli Hazretlerinin Hicaz&#8217;a giderken müritleri sorarlar : &#8221; Efendim ! Bizim tesellimizle kim meşgul olacak ? &#8221; Şöyle Cevap verir : &#8221; Benim tacımın Altında Kimi görürseniz Karabaş Veli odur . &#8221; Nitekim yola çıkmadan sarığını Seyyid Muhammed Nasûhî hazretlerine verir . Hüseyin Vassaf met tacın geçtiğimiz asırda Hala muhafaza olunduğunu aktarıyor .</p>
<p>Karabaşiyye Yolu</p>
<p>Karabaş Veli Hazretlerinin ardında bes Yüz civarında Halife bırakmıştır . Bunların her Biri Alim ve Fazıl zatlardır . Zamanın insanları üzerinde Maddi manevi tesirleri olmuştur .</p>
<p>Onun bıraktığı Kazanan Yalnızdır , birçok Yeni kol oluşmuş ve Osmanlı coğrafyasında geçtiğimiz asra kadar hizmete Devam etmişlerdir .</p>
<p>Karabaş Veli hazretlerinin Oğlu ve halifesi olan Mustafa Manevi Efendi Hazretlerinin , Sokullu Mehmet Paşa Zaviyesi&#8217;nin postnişini ve Yeni Cami&#8217;nin de vaizi olarak irşada Devam etmistir. Şair BİR zattır ve bazı tasavvufî eserler de kaleme almıştır .</p>
<p>Yine Hasan Ünsî Efendi Hazretlerinin , Karabaş Veli hazretlerinin BİR DİĞER halifesidir . Ayşe Muhterem Zat henüz yirmi yaşında * When Ayasofya&#8217;da Beyzâvî Tefsiri okutmuştur . Dergâhında Sali Günleri Mesnevi okurmuş ve meclislerine ulemadan BİR cok kimse katılırmış .</p>
<p>Her Iki Halife de , DİĞER halifeler hazırsındır birçok Halife yetiştirmiştir .</p>
<p>Kastamonu&#8217;dan Kuzey Afrika&#8217;ya</p>
<p>Şaban -ı Veli hazretlerinin silsilesinden gelen Karabaşiyye kolu , daha Gale Bekriyye koluyla Arap ülkelerine yayılmış 18 ve. yüzyılın sonlarına Doğru Kuzey Afrika&#8217;daki Ticâniyye kolu doğmuştur .</p>
<p>Fas&#8217;lı Seyyid Ahmed Ticânî hazretlerine Kuzey Afrika&#8217;da birçok ülkeye ulaşmıştır . Hızla yayılan met kola mensup zatlar , Ehl-i Sünnet yolunda Gayret göstermişler ve PEK cok Talebe yetiştirip farklı şehir ve ülkelere göndermişlerdir . Ayşe kişiler de gittikleri Her Yerde HİZMET Click Gayret sarfetmişlerdir . Sefine -i Evliya&#8217;da met kol ile ilgili genişçe hakkinda bilgi mevcuttur .</p>
<p>Kaynaklarda aktarıldığına edat Karabaş Veli Hazretlerinin bes Yüz civarında Halife bırakmıştır . Bunlardan Biri ve Oğlu olan Mustafa Manevî Efendi&#8217;nin BİR kasidesi , hem Karabaş Veli hazretlerinin farklı meşrepler arasına hürmet sınırı koymayan tavrını , hem de tasavvufî bakışın müslümanların Ortak değerlerine Ayrım yapmaksızın ihtiramını göstermesi bakımından önemlidir .</p>
<p>Karabaş Veli hazretlerinin BİR DİĞER özelliği farklı tasavvufî kollara mensup insanları , o yoldan ayrılmadan irşad etmesidir . Ehl-i Sünnet üzere olan BÜTÜN tasavvufî yollara Kıymet vermis ve hürmet nazarıyla bakmıştır . Kendisine bağlı olan insanlara da yanıma edebe dikkat etmelerini telkin etmistir.</p>
<p>Karabaş Veli hazretlerinin met özelliği , birleştiren , ayrıştırmayan BİR tavırdır . Ayşe tavır elbette ile alakalıdır İhlas . Zira onların niyetleri Allah rızası , hedefleri insanların manevi dünyalarını mamur kılmaktır .</p>
<p>Ali Gökmen<br />
Semerkand Dergisi 138 . Sayı</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lovepowerman.com/padisah-aglatan-evliya-karabas-veli-hazretleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Amerikalının Müslümanlık Hakkındaki 23 Sualine CEVAPLAR</title>
		<link>http://lovepowerman.com/bir-amerikalinin-muslumanlik-hakkindaki-23-sualine-cevaplar.html</link>
		<comments>http://lovepowerman.com/bir-amerikalinin-muslumanlik-hakkindaki-23-sualine-cevaplar.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Jul 2010 20:28:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>lovepowerman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lovepowerman.com/?p=1056</guid>
		<description><![CDATA[Bir Amerikalının Müslümanlık Hakkındaki 23 Sualine CEVAPLAR
Amerika&#8217;nın Utah eyaletinin Salt Lake City şehrinde avukat Rulon S. Howelles&#8217;in islam Dini ve Hıristiyanlığın esasını teşkil eden meseleler üzerinde Müslümanların diişüncelerini öğrenmek ve bir kitap hazırlamak maksadı ile islam memleketlerine tevcih ettiği suallere, Maarif Vekaletinin 22 Kasım 1955 gün ve 022/14536 sayılı yazısı üzerine Diyanet işleri Reisliği Müşavere [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir Amerikalının Müslümanlık Hakkındaki 23 Sualine CEVAPLAR<br />
Amerika&#8217;nın Utah eyaletinin Salt Lake City şehrinde avukat Rulon S. Howelles&#8217;in islam Dini ve Hıristiyanlığın esasını teşkil eden meseleler üzerinde Müslümanların diişüncelerini öğrenmek ve bir kitap hazırlamak maksadı ile islam memleketlerine tevcih ettiği suallere, Maarif Vekaletinin 22 Kasım 1955 gün ve 022/14536 sayılı yazısı üzerine Diyanet işleri Reisliği Müşavere ve Dini Eserler İnceleme Heyetince hazırlanan cevaplar.</p>
<p>1. ALLAH. (Üstün varlık. Mütevassıt bir müslüman alimin bundan ne anladığını açıklayın. Aynı zamanda henüz gençlik çağında bulunan bir kimsenin ne anladığını izah edin?)</p>
<p>CEVAP:1</p>
<p>Müslümanların alimi de, cahili de, genci de, ihtiyarı da Rabü&#8217;l-âlemîn olan Allahu Teala&#8217;ya şöyle inanır :</p>
<p>Allahu Teâlâ Var&#8217;dır;</p>
<p>Birdir;</p>
<p>Varlığının evveli yoktur;</p>
<p>Varlığmın ahiri yoktur;</p>
<p>Ne kendisi yaratılmışlardan birisine benzer, ne de yaratılmışlar kendisine benzer;</p>
<p>Varlığı, başka bir varlığa dayanmaz, kendi zatı ile vardır. Varlığı zâtının iktizâsıdır. Doğmaktan, doğurulmaktan, doğurmaktan baba veya oğul olmaktan, zaman ve mekanda bulunmaktan münezzeh ve müteâlî olarak mevcuttur.</p>
<p>Hiç bir vâsıtaya muhtaç olmaksızın, Her şeyi bilir;</p>
<p>Her şeyi işitir;</p>
<p>Her şeyi görür.</p>
<p>Mutlak hayat sâhibi&#8217;dir; mutlak kudret sahibidir; mutlak irade sâhibidir.</p>
<p>Diler, dilediğim yapar.</p>
<p>Kelam sıfatı ile de muttasıfdır; sese ve harfe muhtaç olmaksızın söyler; peygamberleri vasıtası ile insanlara kitaplar gönderir ve göndermiştir.</p>
<p>Bu sıfatların zıtları, Allâhu Teâlâ hakkında düşünülmez ve düşünülemez.</p>
<p>Allahu Teâlâ, kainatın şeriksiz ve nazirsiz yaratıcısıdır; yaratan, yarattıklarını yaşatan, öldüren, sonra yeniden diriltecek olan, iyi kulları için ni&#8217;metler, kötüler için de azab hazırlayan O&#8217;dur.</p>
<p>Biz Cenab-ı Hakk&#8217;ın âsârından kudret ve azametini, yüksek sıfatlarını düşünür, zat ve mahiyetinden bahsetmeyiz.</p>
<p>İşte, istisnâsız, her Müslüman&#8217;ın Allahu Teâlâ hakkındaki inancı böyledir. Şu kadar ki, Müslüman&#8217;ların ilim sahibi olanları, Allah&#8217;a îman mevzuunda kanaatlerini aklî ve naklî delillerle ispat edebilecek durumdadırlar.</p>
<p>* * *</p>
<p>2. EKÂNÎM-İ SELÂSE. (Buna Hıristiyanların umumiyetle inandığı şekilde inanıyor musunuz?)</p>
<p>C E VA P :   2</p>
<p>Hıristiyanlar, umumiyetle Teslis&#8217;e yani Allah&#8217;ın hem üç, hem bir olduguna inanırlar.</p>
<p>Ekânîm-i Selâse dedikleri bu üçüzlü ilah telakkîsinde ihtilaf etmişlerdir. Bir kısmı: Allah bir cevherdir ki, kendinin üç uknûmu (üç aslı) vardır. Biri Baba, biri Oğul, diğeri de Rûhû&#8217;l'Kudüs&#8217;tür, derler.</p>
<p>Diğer kısmı ise; Uknûm&#8217;un biri Allah, biri Meryem, birisi de Îsa olduğunu söyleyip, Îsa aleyhisselâm&#8217;ın Allah&#8217;ın oğlu olduğunu kabul ettikten sonra kendisinde nâsûtî ve lâhûtî iki tabiat bulunduğunu ve bu iki tabiatın da bir&#8217;e inkılâb ederek, Hazret-i Îsa&#8217;nın, nâsûtiyyeti ile muhdes ve mahluk bir insan olduğuna, lâhûtiyyeti ile de Hâlik ve gayr-ı mahlûk, ilah olduğuna inanırlar.</p>
<p>İşte Hıristiyanların Ekânîm-i Selâse dedikleri bunlardır.</p>
<p>Biz. Müslümanlar ise böyle bir akideyi asla kabul etmeyiz.</p>
<p>Bizim îman ve i&#8217;tikad ettiğimiz Allah, birinci suâlin cevabında da bildirildiği üzere asla teaddüt, tecezzi ve inkısam kabul etmez.</p>
<p>Hıristiyanlıktaki Ekânîm-i Selâse akîdesini kabul etmeyişimizin sebebini kısaca izah edelim :</p>
<p>Bilinmelidir ki, Müslümanlık, akla büyük bir mevki vermiştir. Bunun için, Müslümanlığın bütün îman esasları ma&#8217;kuldür, yani akla uygundur ve onlarda akıl ve mantığın kabul etmeyeceği hiç bir esrarlı noktaya rastlanmaz.</p>
<p>Ekânîm-i Selâse akîdesindeki Allah&#8217;ın hem üç, hem bir olması ciheti ise aklen açık bir tenakuz teşkil eder.</p>
<p>Üç uknûmdan birisi sayılan Hazret-i Îsa&#8217;nın sonradan dünyaya geldiği kabul edildiğine göre, kendisi doğmazdan evvel, mevcut kainatın Allah&#8217;tan hâlî bulunması îcab eder. Çünkü Hazret-i isa&#8217;nın, Allah&#8217;ı teşkil ettiği sanılan üç uknûmdan birisi olduğuna ve Hazret-i Îsa orada bulunmadıkça ulühiyyet câmiası da bulunmayacağına göre Hazret-i Îsa doğmadan Allah&#8217;ın da bulunmaması iktiza eder,</p>
<p>Üç uknumdan mürekkep lûhiyyet   câmiasınm vücûdu bundan cüz&#8217; olan Hazret-i Îsa&#8217;nın bulunmasına muhtaç olması lazım geleceğine göre böyle bir ihtiyaç aczi ve müstelzimdir. Allahu Teâlâ&#8217;nın ise Kaadir-i Mutlak olduğu müsellem bulunduğundan böyle bir acz ve ihtiyaç bilbedâhe bâtıldır.</p>
<p>Bunun içindir ki, kilise mensublarından bazıları bu Ekânîm-i Selâse&#8217;yi bir Allah&#8217;da olan Vücud, Hayat ve ilim sıfatlannın remzi olmak gibi te&#8217;vil yolu na kaçmış olmalarına rağmen bir çokları bunu da reddetmişlerdir.</p>
<p>* * *</p>
<p>3. HAZRET-İ ÎSÂ. (Ulûhiyyetini kabul ediyor musunuz? Dîninizdeki yeri nedir?)</p>
<p>C E V A P :   3</p>
<p>İkinci suâlin cevâbında da açıklandığı üzere Hıristiyanların i&#8217;tikadına göre: Hazret-i isa, (hâşâ) Allah&#8217;ın oğludur ve üç uknûmdan biridir. Beşer cesedi giyinerek Hazret-i Meryem&#8217;den doğmuştur.</p>
<p>Kendisinin yeryüzünde çok ibadet ettiği, bilahare Yahudiler elinde asılarak öldürüldüğü, öldürülmek istenildiği zaman kaçıp gizlenecek bir yer aradığı, gizlendiği yerde tutularak asılırken şiddetli teessürler gösterdiği: «ilâhî, İlâhî, beni niçin terk ettin?» diye Cenab-ı Hakk&#8217;a halinden şikayet ettiği, öldürüldükten sonra da cehenneme inip Hazret-i</p>
<p>Adem ile zürriyetinden olan bütün peygamberleri oradan çıkardığı, üç gün sonra ölülerin arasından kalkarak göklere çıktığı ve Kaadir-i Mutlak olan Baba&#8217;nın sağ tarafında oturduğu iddia edilmektedir.</p>
<p>Biz Müslümanlar bu iddiaların ve akîdelerin hiç birisine inanmayız. Çünkü Hazret-i Îsa, Hıristiyanların da i&#8217;tiraf ettikleri vechile, bir zaman yok iken, sonradan Hazret-i Meryem&#8217;den doğmuş, süt emmiş, yiyip içmiş, insanlar arasında çocukluk ve gençlik çağını geçirmiş bir beşerdir. Demek ki hadistir, mümkündür, mütegayyir&#8217;dir.</p>
<p>O halde, hadis olan bir varlık için Kadîmlik,</p>
<p>mümkün olan bir varlık için Vâciblik, mütegayyir olan bir varlık için de Dâimlik tasavvur edilemez.</p>
<p>Eğer, iddia edildiği gibi, Hazret-i Îsa&#8217;da İlahlık olsa idi —Hıristiyanların dediklerine göre— kavimlerin en zaîfi ve âcizi olan Yahudilerin elinde aciz kalıp kurtulmak için bir sığınacak yer aramak lüzûmunu duyar mı idi?</p>
<p>Sonra, çok ibadet ettiği söylenilen Hazret-i Îsâ&#8217;nın, şayet kendisinde bir İlahlık vasfı bulunsaydı, bu, Tanrı&#8217;nın, kendi kendisine ibâdet etmesi gibi abes bir hareketi, Tanrı&#8217;ya isnâda kalkışmak demek olmaz mı idi?</p>
<p>Hazret-i Îsâ&#8217;nın ülûhiyyeti iddia ve öldürüldüğü de kabul edildiğine göre, o halde ölümünden sonra kainatın devam ve bekaası Tanrısız nasıl mümkün olabilmiştir?</p>
<p>Hazret-i Îsâ&#8217;nın   Allah&#8217;ın oğlu Sıfatı ile Baba&#8217;nın (Allah&#8217;ın) sağ tarafında oturduğu iddia olunduğuna göre, bu da kendisinin Allah&#8217;tan ayrı bir varlık olduğunu kabul ve aynı zamanda Allah&#8217;a da bir mekan ve cihet isnad etmek demek değil midir?&#8230;</p>
<p>Eğer Hazret-i İsa&#8217;ya Tanrı&#8217;lık atfı incil&#8217;lerde görülen Peder ta&#8217;birinden ileri geliyorsa, bu ta&#8217;bir hakîkî ma&#8217;nada olmayıp, mâlik ve hâfız ma&#8217;nasındadır. Bunu hakîkî ma&#8217;naya almak yanlış yola sapmak demektir.</p>
<p>incil&#8217;lerde Cenab-ı Hakk&#8217;ın yalnız Hazret-i Îsâ&#8217;nın değil, insanların da pederi olduğu yazılmakta ve nitekim Matta İncili&#8217;nde şöyle denilmektedir :                    -</p>
<p>«Ne mübarektir sulh ediciler, zira onlara evladu&#8217;llah tesmiye olunacaktır.» (Beşinci Bab, 9 uncu fıkra</p>
<p>«Tâ ki, semâvatta olan Pederinizin evlâdı olasınız. Zira kendi güneşini fenalar ile iyilerin üzerine doğdurur. Hem salih ve fasık kimselerin iizerine yağmur yağdırır.» (Beşinci Bab, 45 inci fıkra.)</p>
<p>Eğer pederlik, oğulluk, Hazret-i Îsâ hakkında hakîkî ma&#8217;nada ise, insanlar hakkında da, hakîkî ma&#8217;nadadır. O halde, diğer insanlar dahi Allah&#8217;ın oğulları olmaları lazım gelir. Oğulluğun Hazret-i Îsâ&#8217;ya hasr olunmasında bir münâsebet görülemez,</p>
<p>Eğer Pederlik, sâir insanlar hakkında mecaz. ise, Hazret-i Îsâ hakkında da. mecâz olmak icabeder.</p>
<p>Hazret-i Îsâ&#8217;nın  kendisinden önce gelen peygamberler gibi bir peygamberden başka bir insan olmadığı Matta İncil&#8217;indeki şu fıkralardan da açıkça anlaşılmaktadır :</p>
<p>«Ve Orşelim&#8217;e girdiğinde, bu kimdir? diyerek bütün şehir tahrik olundu. Halk dahi; bu Celil&#8217;de vâki&#8217; Nâsıret&#8217;den olan Îsâ peygamberdir, dediler.» (Matta 21 inci Bab, 10 ve 11 inci fıkralar).</p>
<p>«Ve onu Haça gerdikten sonra elbisesini kur&#8217;a atarak taksim ettiler. Tâ ki. Peygamberin; elbisemi aralarında taksim edip kaftanım üzerine kur&#8217;a attılar, diye buyurduğu kelam itmam oluna.» (27 nci Bab, 35 inci fıkra).</p>
<p>«Ve vâki&#8217; oldu ki. İsa bu temsilleri bitirdikten sonra oradan hareketle kendi vatanına geldikte, sinagoglannda onlara tâlim ederdi. Şöyle ki onlar hayran olup bu hikmet ve mu&#8217;cizeler Buna neredendir?»</p>
<p>«İmdi 0&#8242;na bunun cümlesi neredendir? diyerek O&#8217;nun hakkında sürçerler idi. Fakat Îsâ onlara;</p>
<p>&#8216;Bir peygamber kendi vatanından ve kendi hanesinden gayrı yerde i&#8217;tibarsız değildir, dedi. Ve orada onların îmansızlıkları sebebiyle çok mu&#8217;cizat icra etmedi.» (Matta 13 üncü Bab; 53, 54, 57 ve 58 inci fıkralar).</p>
<p>Biz Müslümanların Hazret-i Îsâ hakkındaki i&#8217;tikadımıza gelince:</p>
<p>Hazret-i Îsâ, ancak peygamberlik mertebesine haiz mümtaz bir beşerdir. Anadan, babasız ve hârikulâde olarak, Allah&#8217;ın «Kün!» emri ile doğmuş olması kendisinin ilâhlık vasfını haiz bulunmasını asla istilzam etmez. Bu belki Allahu Teala&#8217;nın bütün tabiat ve hilkat üzerinde hakim bulunan kudret ve iradesinin azametine delalet eder. Nitekim Hıristiyanlarca da kabul olunduğu veçhile, Hazret-i Adem, hem babasız, hem anasız yaratılmıştır.</p>
<p>Daha önceki peygamberler   gibi, Hazret-i Îsâ&#8217; ya da Allah tarafından peygamberliğini te&#8217;yid için, hastaları ilaçsız iyi etmek ve hattâ Allah&#8217;ın izni ile, ölüleri diriltmek gibi mû&#8217;cizeler verilmiş ve kendisine ilahî emir ve nehiyleri bildiren ve tebdil ve tahrife uğramıyan hakîkî İncil ayetleri dahi vahy edilmiştir.</p>
<p>Hazret-i Îsâ, kendisinden önce gelen bütün peygamberleri ve ezcümle Hazret-i Mûsâ&#8217;yı ve O&#8217;na verilmiş olan Tevrat&#8217;ı tasdik ettiği gibi, kendisinden sonra gelecek olan. Âhir Zaman Peygamberi, Hazret-i Muhammed Aleyhisselam&#8217;ı da tebşir ve tasdik etmiştir.</p>
<p>Hazret-i Îsâ, kavmine: «Allâhu Teâlâ benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Yalnız O&#8217;na ibâdet edin; en doğru yol budur» demiş ve, helal ve haram olan şeyleri bildirmiştir. Kendisinin ilâhlık ile ve ilâhi oğul&#8217;luk ile hiç bir münâsebeti yoktur. Hazret-i Îsâ, kendisine ve validesine yapılan bu çeşit isnadlardan âhirette Cenab-ı Hakk&#8217;ın manevi huzûrunda şiddetle teberri edecek ve bunların ancak sonradan uydurulmuş kuru bir isnad ve iftirâdan ibâret bulunduğunu söyleyecektir.</p>
<p>İşte biz Müslümanların Hazret-i Îsâ hakkındaki nakle ve akle dayanan inancımız bundan ibarettir.</p>
<p>* * *</p>
<p>4. RÛHU&#8217;L-KUDÜS. (Ekânîm-i Selâse&#8217;ye inananlar için Rûhu&#8217;l-Kudüs «Üç» ten biridir, Sizin dininizde buna benzer bir şey var mıdır?)</p>
<p>C E V A P :  4</p>
<p>Üçüncü suâlin cevabında da yazıldığı üzere Hı­ristiyanlar Rûhu&#8217;l-Kudüs&#8217;ün Allah ile zat bakımından bir olduğunu onun Allah&#8217;tan (Baba&#8217;dan) çıkıp Îsâ&#8217;nın cesedine hulûl ile birleşmiş bulunduğunu iddia edegelmişlerdir. Müslümanlık inancına göre ise, Allahu Teâlâ ne zâtında, ne de sıfatlarında asla şerik kabul etmeyen tek ve müteâl bir Vâcibü&#8217;l-Vücüd olduğundan, herhangi bir varlığı O&#8217;na eş ve ortak saymağa imkan yoktur.</p>
<p>Müslümanlık Allah&#8217;a ibadet ederken, ibâdete karışacak riyâyı bile Tevhîd&#8217;e aykırı görmüş ve bunu gizli şirklerden saymıştır. Binaenaleyh Müslümanlıkta, Hıristiyanların i&#8217;tikad ettikleri gibi, bir Rûhu&#8217;l-Kudüs mevcut değildir.</p>
<p>Ancak, Allahu Teala&#8217;nın halk edip Hazret-i Âdem&#8217;den itibaren, peygamberler de dahil olmak üzere, bütün insanlara nefh eylediği beşerî ruhlardan başka peygamberlere ilâhî vahyi tebliğ eden ve Rûhul&#8217; &#8211; Kudüs denilen bir meleğin varlığına da inanırız.</p>
<p>Şu halde, ruhlar da ve Rûhul&#8217;-Kudüs de mahlukdurlar. Hiç bir şâibe ile lekelenmek ihtimali olmayan, her emniyete şâyan, mukaddes, tertemiz ruh demek olan Rûhu&#8217;l-Kudüs, Büyük meleklerden biridir. Ona Er-Rûhu&#8217;1-Emîn de denilir. Nasıl ki, kuvvet ve kudreti bakımından kendisine, C e b r â i l, günahtan ve beşerî vasıflardan âri bulunduğu için de Rûhu&#8217;l-Kudüs, denilmiştir.</p>
<p>Hazret-i Îsâ&#8217;nın rûhunu, Hazret-i Meryem&#8217;e nefha mc&#8217;mur olunan .Cebrail aleyhisselâm&#8217;dır.</p>
<p>Bu Rûhü&#8217;l-Kudüs&#8217;le te&#8217;yid olunan yalnız Hazret-i îsâ değildir. Resûl&#8217;i Ekrem Muhammed Mustafa Sallallâhü aleyhi ve sellem .Efendimi&#8217;e de Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;i Rabbü&#8217;l-Âlemîn&#8217;in emri ile bu Rûhu&#8217;l-Kudüs indirmiştir.</p>
<p>Binâenaleyh şâir mahlûklar gibi bir mahlûk olan R û h u &#8216; l &#8211; K u d ü s &#8216; ü Allah&#8217;ın zâtından bir parça saymayı, nasıl imkân dâiresinden uzak görürsek onu bir beşer olan Haz r e t &#8211; i Îsâ&#8217;nın varlığına bürünmüş saymayı da o derece yersiz ve mânâsız buluruz.</p>
<p>İşte biz Müslümanların Rûhu&#8217;l-Kudüs hakkındaki inancımız bundan ibarettir,</p>
<p>5.  SÜNÛHAT. (Tanrı veya semâvat ile dünyâdaki insanlar arasında şimdi veya her hangi bir zamanda yapılan irtibat. Eski zamanlarda olduğu gibi bugün de doğrudan doğruya sünûhat vâki oluyor mu?)</p>
<p>C E V A P :   5</p>
<p>Sünûhat ile zihne def&#8217;aten gelen ve Hads &#8220;intiııtion&#8221; denilen bir duygu kasd ediliyorsa bu, her</p>
<p>şahısta ve her zaman vâkidir. Bunda dînî bir mâhiyet düşünülemez.</p>
<p>Sühûnat ile, ilham kasd ediliyorsa bu, eski zamanlarda olduğu gibi, bugün de, yarın da vâki olabilir.</p>
<p>Nitekim Peygamberimiz&#8217;den önceki peygamberler zamanında bâzı sâlih kulların kalblerine Allah tarafından, peygamberlerin tebliğ buyurduğu şeriat ve hükümlere muvafık olmak şartı ile bâzı ulvî mazmun ve ma&#8217;nalar vüdur ettiği gibi Peygamberimizin ümmetinden bâzılarına da aynı şartlar dâiresinde, gerek bundan evvel ve gerek şimdi böyle mazmun ve ma&#8217;nalar vürûd etmiştir ve edebilir.</p>
<p>Sünûhat ile, Allâh&#8217;dan gelen Vahiy murad ediliyorsa bu, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın dînî hükümlerini, insanlar arasından seçtiği peygamberlerine Melek vâsıtası ile veya başka bir sûretle tebliğ ve telkin buyurması demektir ki, Vahy&#8217;in ilk Hazret-i Âdem&#8217;e sonuncusu da Âhir Zaman Peygamberi olan Hazret-i Muhammed aleyhisselâm&#8217;a vaki olmuş ve ilâhî Vahy kapısı Peygamberimiz ile ebediyen kapanmıştır. Peygamberimizden sonra artık herhangi bir kimseye Vahiy gelmesi mümkün olmadığından Peygamberlik mev&#8217;ud Mesihlik ve Vahiy yolu ile ilâhî ve Semâvi irtibat gibi iddialar da bâtıl ve mesnedsizdir; kuru bir da&#8217;vâdan ibarettir.</p>
<p>* * *</p>
<p>6. CENNET VE CEHENNEM. (Elle tutulur belirli yerler midir, yoksa bir düşünce hâli midir? Cennet ile cehennemin hakikaten mevcut yerler olduğuna mı yoksa ceza ve mükâfat «şartları olduğuna mı inanıyorsunuz? Bir kimse ölümünden önce kendisinin veya hayatta bulunan başka bir kimsenin her hangi bir hareketi ile günahlarından kurtulabilir mi?)</p>
<p>C E V A P :    6</p>
<p>Biz Müslümanların inancına göre Cennet ve Cehennem elle tutulur, maddeten belirli yerlerdir. Nerede bulunduğu Allah tarafından bildirilmemiş olmakla beraber bunlar halen mevcuttur.</p>
<p>Cennet, Allâhu Teâlâ&#8217;ya şerik koşmaksızın îman ve ibâdet eden ve Allah&#8217;ın bütün emirlerini tutub, sakınınız dediği şeylerden sakınan ve her ne sebeple olursa olsun Allah&#8217;ın afvıne nail insanların iyiliklerinin mükâfatını görecekleri ebedî saadet yurdudur.</p>
<p>Cehennem ise Allah&#8217;ı tanımayan veya Allah&#8217;a îman ve ibâdette şerik koşan, Allah&#8217;ın emirlerini yerine getirmeyen insanların kötülüklerinin cezasını çekecekleri azap yeridir.</p>
<p>Yoksa, Cennet ve Cehennem, yapılan herhangi bir iyilik ve kötülükten dolayı vicdanen huzur veya azap duymak demek olmadığı gibi mevhum bir mükâfat ve cezâ şartı da değildir.</p>
<p>Kâinatın yaratıcısı olan Allah&#8217;ın, mutlak adalet sahibi olduğu muhakkaktır. Adalet ise, bir şeyin lâyık ve müstahik bulunduğu hâle konulması demektir. Bu da mükâfat ve mücâzâta taalluk eder. Binâenaleyh cisim ile ruhtan mürekkeb olan insanların şu rriadde âleminde işledikleri her iyiliğin veya kö</p>
<p>tülüğün karşılığını dünyâda görmedikleri, tecrübe ve müşahede ile sabit olduğuna göre, bunun, her hak sahibine hakkının verileceği ve İlâhî adaletin tamamiyle tecellî edeceği bir âhiret âlemine, bir umûmî muhasebe ve ceza gününe bırakıldığı bedihî, binnetice Cennet ve Cehennem&#8217;in aklen de kabul ve teslimi zaruridir.</p>
<p>İslâm akidesine göre hiç bir şahıs başkasının günâhını yüklenemeyeceği gibi hiç bir kimse de başkasının günâhını bağışlama veya bağışlatma salâhiyeti mevcud değildir. Herkes ancak işlediğinden kendisi mes&#8217;uldür.</p>
<p>Şu var ki, günahkâr bir insanın dünyâda iken günâhının uhrevî cezasından kurtulması için bir takım çâreler vardır.</p>
<p>Eğer işlenilen günah Cenâb-ı Hakk&#8217;a karşı işlenmişse o günahtan dolayı şiddetli nedamet ve pişmanlık duymak ve bir daha işlememek azrni ile ona tevbe etmek ve afv için de Allah&#8217;a yalvarmak lâzımdır.</p>
<p>Fakat işlediği bu günah, Namaz, Oruç, Zekât ve Hac gibi ibâdetlerin terk edilmesi suretiyle vuku bulmuş ise, bunlara dâir yapacağı tevbeler yukarıda zikredilen şartlar (nedamet, azim ve af dileme) ile beraber terk ettiği ibâdetleri kaza etmek suretiyle yerine getirmekle de mukayyeddir.</p>
<p>Bununla beraber köprü ve çeşme yaptırma gibi umûmun menfaatlerine yarayan ve sadaka-i cariyeden sayılan işleri sağlığında işlerse, dinimizde, bunların, günâha keffâret olacağı da bildirilmiştir.</p>
<p>Eğer işlenilmiş olan günah, herhangi bir şahsın hakkında tecavüz ise, o günâhın işlenmesinden tövbe etmekle beraber, uhrevî cezasından alâkalı şahıs ile veya ölmüşse veresesiyle helâlleşmek suretiyle kur­tulmak mümkün olabilir.</p>
<p>Binâenaleyh Müslümanlıkta bir kimsenin her­hangi bir din adamı önünde günâhını itiraf etmesi, kendisini günâhından temizleyemeyeceği gibi, Allah nâmına günah bağışlama salâhiyeti de hiç bir kim­seye verilmemiştir.</p>
<p>Şu kadar ki, Cenâb-ı Hak tarafından Âhirette Resul-i Ekrem Efendimize ve şâir peygamberlere ve onlara ittibâ eden evliyâ-yı kiram&#8217;a günahkârlar hakkında şefaat edebilmek müsaadesi ihsan buyrulacağına inanırız.</p>
<p>Günahlarından dolayı tevbe etmeden ölen bir Müslüman için, hayatta bulunan akrabası veya her­hangi bir din kardeşi tarafından dua edilir, onun günahına keffâret olmak ve sevabı ona bağışlanmak üzere sadaka verilir, onun nâmına hayır ve hasenat yapılırsa, Allah&#8217;ın afvına mazhar olması umulabilir. Fakat Cenâb-ı Hak o müslümanı dilerse afv eder, di­lerse günahı nisbetinde ta&#8217;zîb ve te&#8217;dib eder.</p>
<p>* * *</p>
<p>7.  BU DÜNYAYA GELMEDEN EVVELKİ HAYAT. (Bir ferdin yer yüzündeki hayalından önce her hangi bir şekil içindeki hayatı. Kim böyle bir ha­yata sahih olmuştur? Eğer olan varsa, kadere inanıyor musunuz? İnsan ruhu muayyen bir vücuda girmeden önce her hangi bir varlığa mâlik midir? Bir insan ne yaparsa yapsın eceli gelmeden ölmeyeceğine inanıyor musunuz?)</p>
<p>CEVAP:7</p>
<p>Biz Müslümanlar, ruh ile cisimden mürekkep bulunun her ferdin madde âlemi olan dünyaya gelmeden önceki hayatı ruhi olup cismâni olmadığına ve ruhla­rın da cisimlerden önce yaratılmış bulunduğuna ina­nırız.</p>
<p>İnsan idrâki, ruhun hakikat ve mâhiyetini kavrayabilecek bir kabiliyette olmadığı için ruhanî hayatında ne şekilde ve nerede cereyan ettiği dinimizde açıklanmamıştır. Onun için «Ruh» un mâhiyetini Allah&#8217;ın ilmine havale ederiz.</p>
<p>Bununla beraber yakıynen inanırız ki, Allâhu Teâlâ&#8217;nın emri ve takdiri veçhile her insanın ruhu yalnız. kendi bedenine taallûk eder.</p>
<p>. Bedenî vazifesi sona erince o ruh Allah&#8217;ın ta’yin buyurduğu yere gider ve başka bir cisme hulul etmez.</p>
<p>Müslümanlık, Hindiler&#8217;de ve Câhiliyyet Devri Arapların&#8217;da görüldüğü üzere ruhların, doğup duran insan ve hayvanların bedenlerine dâimi surette ve lâalettâyin girip çık­makta bulunmaları gibi bir Tenasüh inancına asla yer vermediği gibi Hazret-i Îsâ&#8217;nın ruhu hakkında bir nevi tenâsüha kayan Hıristiyan akide­sine de inanmayız.</p>
<p>Biz. Müslümanlar ruhların bedenden ayrıldıktan sonra tekrar hayatta bulunanların hissedemeyecekleri bir mâhiyette aynı bedene taallûk edip bir takım sorgulara maruz. kalacağına inandığımız gibi, dün­yâdaki amellerine göre dünyâ ile âhiret arası olan bir âlemde kıyamete kadar kabir âlemine mahsus bir nevi ceza veya mükâfat göreceklerine de inanırız</p>
<p>Kader hakkındaki inancımıza gelince; Allâhu Teâlâ&#8217;nın bütün olacak şeylerin olmadan önce, ne zaman olacağını, nerede olacağını, nasıl olacağını, en ince taraflarına varıncaya kadar bilip, onları olacakları şekillere göre Ezel&#8217;de tâyin ve takdir bu­yurmasına «Kaza» ve bu olacak şeylerin Allâhu Te­âlâ&#8217;nın, Ezel&#8217;de takdir ve tâyin ettiği zamanı gelince mukadder şekle uygun olarak halk ve îcad buyur­masına da «Kader» denir. Bunun aksine kail olan­lar da vardır. Nitekim :</p>
<p>Müslümanlık’da Kader ve Kazâ&#8217;nın her ikisinin bir manâya alınarak yukarıda tafsil edilen hususların Ezel&#8217;de tâyin ve takdir buyrulması şeklinde tarif edildiği de vardır.</p>
<p>Binâenaleyh biz Müslümanlar kâinattaki her hâ­disenin Cenâb-ı hakk&#8217;ın ilim ve iradesiyle, Kaza ve Kaderiyle vücûda geldiğine inanırız.</p>
<p>Bununla beraber, insanların mükellef ve mesul oldukları bir takım işlerde, sa&#8217;y ve hareketin de bir hisse ve alâkası vardır.</p>
<p>Cenâb-ı Hak insanlara bu hususta bir irâde ve kudret vermiş ve bu iki kudreti insanların işleyecekleri işlerini takdir ve yaratmada sebeb-i adî kıl­mıştır. </p>
<p>Müslümanlık&#8217;da insanların bir işi işlemeyi veya işlememeyi tercih edebilme meleke ve kabiliyetleri­ne «Külli irâde» denir.</p>
<p>Kudret de, insanın yapacağı için her cüz&#8217;ü mey­dana gelirken insanda hâsıl olan kuvvet&#8217;dir.</p>
<p>İnsanın, kudret denilen kuvvetini istimal eder­ken işlemek veya işlememek .melekesi plan külli iradesini iki şıktan birine sarf ve tercih etmesine de irâde-i cüz&#8217;iyye ve kesb, ve Allah tarafından o işin bilfiil meydana getirilmesine de halk ve îcad denir.</p>
<p>O halde bir iş kesb bakımından insana, îcad ve yaratmak bakımından da Cenâb-ı Hakk&#8217;a râcîdir.</p>
<p>İşte Cenâb-ı Hakk insanları bu cüz&#8217;î irâdelerinde serbest bırakmış olduğundan İlâhî kaza ve kaderini onların cüz’î irâde ve ihtiyarlarına raptetmiştir. Bu­nun içindir &#8216;ki insanların işleri, biraz evvel de denil­diği gibi, takdir ve halk edilmiş olmak yönünden Allah&#8217;a, tercih ve kesb etme yönünden de insanlara râcî bulunmuştur.</p>
<p>O halde insanlar yaptıkları işleri mecburî olarak yapmadıkları gibi yaptıklarının da yaratıcısı kendileri değildir.</p>
<p>Ecel: Ölümün vakti, Allâhu Teâlâ tarafından takdir ve tâyin buyurulan zaman, demektir.</p>
<p>Her hangi bir suretle ölen veya öldürülen kim­senin kendi eceliyle öldüğüne inanırız.</p>
<p>Ecel gelmeden ölünmeyeceği gibi, ecel geldik­ten sonra da kalınamaz.</p>
<p>Çünkü Cenâb-ı Hakk kullarının ecellerini daha onlar dünyâya gelmeden önce, Ezelde takdir ve tâ­yin buyurmuştur.</p>
<p>Bununla            beraber   hayâtımızın   ne   zaman   ve şekilde   sona            ereceğini   bilmediğimiz   için   her   türlü tehlikelerden        sakınmakla   memur   ve   mükellef   bulunduğumuz gibi bu hususta gerek şahsımıza ve gerek başkalarma karşı olan kötü irade ve hareket lerimizden dolayı da mes&#8217;ülüz.</p>
<p>Binaenaleyh kendisini veya başkasmı öldüren kimse emr-i ilahîye muhalefet ederek cüz*î iradesini kötüye kullanmış olduğundan dünya ve ahirette cezaya müstahik olur.</p>
<p>* * *</p>
<p>8. BU HAYATIN MAKSADI. (Bu dünyadaki hayatımız için dîninizin gösterdiği gaye.)</p>
<p>CEVAP:   8</p>
<p>Gaye bir işi işlemeden evvel o işten ne gibi neticeler husüle geleceğini düşünmek ve tasarlamaktır. Buna: Illet-i Gaaiyye ve Garaz da denir.</p>
<p>Bu düşünce evvelce zihinde bulunmayan bir işi ve akibetini zihinde tasarlamak demektir ki, insanlara has kılınan ve bilgisizlik ifade eden bu hal ve şan, alîm olan Allahu Teala hakkında asla tasavvur olunamaz.</p>
<p>Binaenaleyh insanlara izâfe edilen işde gaye, AIlah&#8217;a izafe edilen işde de hikmet aranır.</p>
<p>Dünyaya getirilişimizde de Allahu Teala&#8217;nın bir garaz ve gayesi değil, fakat hikmeti vardır.</p>
<p>Biz Müslümanlar kainatta hiç bir şeyin boş yere yaratılmadığına, bilakis her şeyde Allah&#8217;ın bir hikmeti bulunduğuna ve bütün kainatın insana müsahhar ve insanın menfaatine elverişli bir durumda yaratıldığına inandığımız gibi bu kadar şerefli bir mevkie yükseltilen insanın da; Rabbü&#8217;l-Alemin olan bir</p>
<p>Allah&#8217;a her türlü eksiklik şaibelerinden ârî, hâlis bir îman ile ibadet etmek, a h î r z a m an peygamberi vasıtası ile tebliğ buyrulan emir ve nehiyler dâhiresinde hareket etmek ve hayatta meşru şekilde çalışıp kazanmak ve sıhhat ve hayatını tehlikeden korumak ve herkes hakkında daima iyilik düşünmek gibi bir takım vazifelerle mükellef bulunduğuna ve namzet bulunduğu ahirct saadetine liyâkatini de ancak bu vazifeleri yerine getirmek suretiyle isbat edebileceğine inanırız.</p>
<p>* * *</p>
<p>9. ÖLÜMDEN SONRAKİ HAYAT, (insanlar bu dünyadaki şekillerini muhafaza edecekler mi? Öldükten sonra hayat nerede devam edecek? Dîninize göre, Mahşer gününde insanlar ne hal ve şekilde bulunacaklardır? Hususi bir vücuda mı sahip olacaklar, yoksa başka bir maddeye mi girecekler?)</p>
<p>C E V A P :   ?</p>
<p>Müslümanlık&#8217;ta bir insan öldükten sonra ferdî</p>
<p>hüviyetini ancak rûhî olarak taşıyacaktır. Ve fakat kabre konduğunda, ruhu cesedine taalluk ederek bir takım sorguya çekildikten sonra cesedi «ba&#8217;s» e kadar toprak olarak kalacakdır. Ve ruhu da dünyadaki ameline göre bir nevi mükafat veya mücâzat görecektir.</p>
<p>Müslümanlıkta îmanlı olanlar Mahşer&#8217;de insânî hüviyetleriylc bütün güz.elliklerini muhafaza edeceklerdir. imansızlar ise başka bir maddeye girmeyip aynı insani hüviyetleri ile Mahşer&#8217;de bulunacaklar ise de şekilleri korkunç ve çirkin hale girecektir. Bu suretle, Mahşeride görecekleri muamelelerdcn sonra, imanlılar Cennet&#8217;de ve imansızlar Cehennemde ebedî yer alıp dünyadaki hüviyetleri ile birbirlerini tanıyacaklardır.</p>
<p>*</p>
<p>10. doğru ŞEKİLDE İBADET EDEBİLMEK ÎÇÎN HUSUSÎ BÎR TEŞEKKÜLE VEYA GRUBA DAHÎL OLMAK LAZIM MIDIR? (Bu hayatta kurtulmak «necat bulmak» için ne yapmak lazımdır? Dininizin akidelerine göre yaşamayan bir insan ne olur? Bu dünyada mı ceza görür? Eğer bu dünyada ceza görmezse öldükten sonra cezalandırılır mı?)</p>
<p>11. MÜSLÜMAN OLMAYANLARIN DURUMU. (Sizin inandıklarınıza inanmayanların durumu. Müslümanlığa inanmayanların bu dünyada veya ahirette kayıpları ve zararları, dîninize göre, nelerdir?)</p>
<p>C E V A P : 10 ve 11</p>
<p>Allah&#8217;a ibadet îmanla mukayyeddir.</p>
<p>Bir insan Cenab-ı Hakk&#8217;ın Varlığını, Birliğini, kudret ve azametini bütün kemal sıfatlariyle beraber kendi kendine anlayıp icmâlen îman edebileceğinin aklen imkânı kabul olunabilirse de Allah&#8217;a ibadet bahis mevzuu olunca mutlaka ilahî ta&#8217;lîme ihtiyaç vardır.</p>
<p>İşte bu ta&#8217;lîm Müslümanlık&#8217;da kemâlini bulmuş, İslamiyet gerek îman ve gerek ibadet usûlünü bütün teferruatiyle tesbit ve takrir etmiştir.</p>
<p>A) Müslümanlığın îman esasları :</p>
<p>1 — Bütün kemal sıfatları dairesinde Allah&#8217;a,</p>
<p>2 — Allah&#8217;ın Meleklerine,</p>
<p>3 — Allah&#8217;ın peygamberlenne vahiy ile kitaplar indirdiğine,</p>
<p>4 — Allah&#8217;ın insanlara gönderdiği peygamberlere,</p>
<p>5 — Ahiret gününe,</p>
<p>6 — Kader&#8217;e, hayır ve şer her şeyin yaratıcısı Allahu Teâlâ olduğuna, öldükten sonra dirilmeye şeksiz ve şübhesiz îman ve i&#8217;tikad etmek ve bunları dil ilc de söylemek.</p>
<p>B) Müslümanlığın ibadet esasları :</p>
<p>l — Allah&#8217;dan başka İlah olmadığına ve Hazret-i  Muhammed Aleyhisselam&#8217;ın Allah&#8217;ın Resulü olduğuna şehadet etmek,</p>
<p>2—Namaz kılmak,</p>
<p>3 — Zekat vermek,</p>
<p>4 — Hacc etmek,</p>
<p>5 — Ramazan orucunu tutmak,</p>
<p>Bunlar Bir Müslüman&#8217;ın müslümanlığının alametleridir.</p>
<p>Farz olan beş vakit Namaz tek başına da, bir îmam&#8217;a uyularak da kılınabilir. Cemaat ile kılmakta büyük sevab ve fazilet vardır. Cum&#8217;a ve Bayram namazları câmiden ve câmi ittihaz olunan yerlerden başka yerde imamsız ve cemaatsiz kılınmaz.</p>
<p>Zekat ve Oruç şahsen îfâ edilen mâlî ve bedenî birer ibadettir.</p>
<p>Hac, hali vakti yerinde bulunan ve  şartlarını câm&#8217;i olan müslürnanların ömürlerinde bir def&#8217;a, muayyen zamanda, Mekke&#8217;de muayyen mekanda, muayyen şartlar dâiresinde îfâ edecekleri bir ibâdettir.</p>
<p>Bütün bu ibadetlerin kabulü için her hangi bir teşekküle veya gruba dahil olmak îcâbetmez ise de, bu ibadetleri dînimizin ta&#8217;rif ettiği şekilde yapabilmek için onları Öğrenmek ve doğru bir şekilde îfâ etmek zarûreti vardır.</p>
<p>Bunun içindir ki, Müslümanlığın dînî ve dünyevî bütün hükümlerini Kur&#8217;an-ı Kerîm ile Peygamberimiz&#8217;in Hadîslerinden istihraç ve tesbitte gösterdikleri şâyân-ı hayret muvaffakiyet ve ihtisaslarından dolayı Müslüman din alimleri arasında Mezhep İmamları olarak: Hanefî, Şafiî, Ma1ikî, Hanbelî diye anılan ve îman ve ibadet esaslarınıda aralannda herhangi bir ihtilaf bulunmayan dört büyük zattan birisinin bu husustaki dînî anlayışına tâbi&#8217; olmakta ve dinde onun öğreticiliğini kabul etmekte kolaylık ve fayda mülâhaza oluna gelmiştir.</p>
<p>Allah&#8217;ın Kitabını, Resülullâh&#8217;ın Hadîslerini bu Mezhep imamları kadar anlamak kudretinde bulunan bir Müslüman için, bu Mezheb îmamlarından birine tâbi&#8217; olmak ihtiyacı bahis mevzuu değil ise de, anlayışı ne kadar kuvvetli olursa olsun bu dört büyük İmamın anlayışından daha anlayışlı ve bütün ictihad şartlarına haiz bir şahsın ortaya çıktığı görülmediğinden Müslümanlar bu dört büyük Mezhebten her hangi birine bağlı kalmışlardır.</p>
<p>Bu hayatta necat bulmak için ne yapmak lazım geleceği soruluyor.</p>
<p>Biz Müslümanlar dünya ve ahiret saadet ve selametini ancak Allah&#8217;ın ve Resülullâh&#8217;ın hayat verici emirlerine tâbi olmakta buluruz.</p>
<p>Allâhü Teâlâ dünyevî ve uhrevî kurtuluş yollarını insanlara gönderdiği peygamberleri   vasıtası ile göstermiştir.</p>
<p>Binaenaleyh Allah&#8217;a ve Allah&#8217;ın en son gönderdiği Ahir Zaman Peygamberi Muhammed Aleyhisselam&#8217;a inanan ve O&#8217;nun: Yapınız, dediği şeyleri yapan ve yapmayınız, dediği şeylerden sakınan ve insanlara muamelesinde doğru hareket eden bir kimse için bu hayatta da, ahiret hayatında da felah ve necat muhakkaktır.</p>
<p>Dinimizin akîdelerine göre yaşamayan bir insanın ne olacağı meselesine gelince :</p>
<p>Eğer bir kimse yukarıda sıralanan îman esaslarına şüphesiz olarak inanır ve kabul eder, Namaz&#8217;ın, Zekat&#8217;ın, Hacc&#8217;ın ve Oruc&#8217;un Allahü Teala tarafından emir olunduğunu, Allah ve  Peygamberimiz tarafından bildirilen her şeyin hak ve gerçek olduğunu kabul ve tasdik eder de bunların îcabını yerine getirmekte ihmal gösterirse, dînimizde o kimse günahkar bir mü&#8217;min ve müslüman sayılır.</p>
<p>Allah&#8217;ın afvine nail olamazsa, ahiret&#8217;de bu ihmâlinin cezasını çektikten sonra îmânı sebebiyle Cennete girer; dünyada da maddî ve manevi bazı felâketlere uğraması mümkündür.</p>
<p>Fakat Müslümanlığın yukarıdaki esaslarından velev bir tanesini veya herhangi bir farzı inkar veyahut Allah&#8217;ın haram kıldığını helal i&#8217;tikat eden kimsenin Müslümanlık dışında kaldığına da biz Müslümanlar kanaat ve hükmederiz.</p>
<p>İslam Dîninden bu şekilde çıkan veya dünyada islam câmiasına dâhil olmak istemeyen  kimsenin ahiret&#8217;de sonu gelmeyen bir azaba uğrayacağına ve böylelerinin dünyada dahi maddî ve manevi ba&#8217;zı felaketlere uğramalarının mümkün bulunduğuna inanırız.</p>
<p>Binaenaleyh Hazret-i Adem&#8217;den itibaren bütün peygamberlerin tebliğ buyurdukları dînin aslı Müslümanlık olduğuna ve Peygamberimiz vasıtası ile tebliğ buyrulan Müslümanlığın ise, kendisinden önce insanlar tarafından yapılmış olan tahrifâtı izale ve dîni aslî şekline irca&#8217; eylediğine ve kıyamete kadar bütün beşeriyetin dünyevî ve uhrevî saadetlerini sağlayan mütemmim ve mükemmil hükümleri de muhtevi bulunduğuna göre dünyada ve ahirette selamet manasına gelen Müslümanlığa inanmayanların dünya ve ahiretteki şahsî kayıplarının ve zararlarının neler olabileceğini de akl-ı selim sahiplerinin takdir ve tahminlerine bırakırız.</p>
<p>* * *</p>
<p>12. İNSANIN ALLAH İLE VE ÜLÛHİYETLE MÜNASEBETİ. (Fi&#8217;lî veya nisbî bir yakınlık var mıdır? Her ferd bu dünyadaki hayatına başlarken yaratılıyor mu?)</p>
<p>CEVAP: 12</p>
<p>İnsan Allah&#8217;ın şerefli bir mahlûku ve kuludur. Allah&#8217;a karşı kulluk vazifesini yerine getiren her</p>
<p>insan Allah yanındaki şerefini yükseltmiş Allah&#8217;a</p>
<p>ma&#8217;nen yaklaşmış olur.</p>
<p>Ancak bu yaklaşmanın en üstün derecesi kendilerine tahsis buyrulan mertebeleri itibarı ile Allahu Zü&#8217;1-Celâl&#8217;in her şekle girebilecek kabiliyette yarattığı Melâike-yi kiram ile, insanlara gönderdiği Peygamberlere ve Peygamberlerin ümmetlerinden olan Velîlerine bahşolunmuştur.</p>
<p>Cenab-ı Hak maddîlikten münezzeh olduğundan bu yaklaşma ma&#8217;nevi olarak vahiy ve ilham suretleri ile kendilerine vukubulan tecelliyat-ı İlâhiyedir. Cismânî ve maddî değildir.</p>
<p>işte Müslümanlık Allah ile kul arasındaki ma&#8217;kul münasebetleri akla ve nakle dayanarak bu suretle en kafi şekilde tesbit ve tayin ettiğinden insan&#8217;ın Allah&#8217;a bu suretlerin dışında herhangi bir suret ve şekilde fi&#8217;lî ve nisbî bir yakınlığı kabul edilemez.</p>
<p>Her şeyin tek yaratıcısı olan Allah, insanı da maddî unsurlardan, evvelâ ana rahminde bir damla su, sonra o suyu bir kan pıhtısı haline getirmek, sonra onu bir et parçası yapmak ve et parçasını kemiklere kalb etmek ve kemiklerin üzerine et giydirmek ve en sonunda onu bir insan yavrusu olarak tasvir ve önceden yarattığı rûhunu onun mini mini bedenine nefheylemek ve muayyen zamanı gelince onu annesinden doğurtmak suretiyle dünyaya getirdi ğine gene akla ve nakle dayanarak inanır da bunun dışında akla ve nakle uymayan akîde ve nazariyeleri reddederiz.</p>
<p>*</p>
<p>13. BA&#8217;SÜ BA&#8217;DE&#8217;L-MEVT. (Bir insan Öldükten sonra ferd olarak ne oluyor? Aile bağlılıkları olacak mı? Ne şekil alacağımıza inanıyorsunuz? Her ferd geçmiş ameli hakkında kime hesap verecektir?)</p>
<p>C E V A P : 13</p>
<p>insanların ölümlerinden tekrar dirilecekleri güne kadar, bulundukları aleme Müslümanlık&#8217;ta Kabir alemi denir, yani Berzah alemi.</p>
<p>Kıyametten i&#8217;tibaren devam edecek olan ebedî hayata da Ahiret hayatı denir.</p>
<p>Biz Müslümanların bu husustaki inancımız şöyledir :</p>
<p>Her insanın ölümünü müteakip, ruhu cesedine taalluk edecek, Münker, Nekir adında iki Melek gelip, ona: Rabbin Peygamberin kim, dînin, kitabın nedir? diye soracak, muvafık cevab verenlerin yerleri manen ve ruhen birer cennet bahçesi olacaktır.</p>
<p>Cevap veremeyenler ise, tafsîli din kitaplarımızda beyan olunan şiddetli ve ahiret&#8217;e kadar devam edecek olan bir sıkıntı içinde kalacaklardır.</p>
<p>Ahiret&#8217;de ise herkes dünya&#8217;da işlediği amel ve hareketlerinden yalnız Cenabı Hakk&#8217;a hesap verecek, hiç bir kimsenin en küçük bir iyiliği ve kötülüğü karşılıksız kalmayacaktır.</p>
<p>Neticede insanlar amel ve îmanlarına göre Cennet veya Cehennem&#8217;de yer alıp. Cennet ehli birbirlerini tanıyacaklar ve ailevî nisbet ve irtibatlarını devam ettireceklerdir.</p>
<p>* * *</p>
<p>14. DÎNİNİZE GİREBİLMEK İÇİN NE YAPMAK LÂZIMDIR? (Müslüman olmayan bir kimse Müslüman olmak için ne yapmalıdır? Dîninizde kadın da erkekle aynı haklara sahip midir? Değilse kadının durumu nedir?)</p>
<p>C E V A P : 14</p>
<p>islam dîni insan fıtratına, akl-ı selîme uygun yegâne ilahi din ve bütün peygamberlerin tebliğ eyledikleri dînin mükemmel ve mütemmim bir şekli olduğundan her akl-ı selîm sahibi, bu mübarek dînin Kitabını ve onu bütün beşeriyete tebliğ buyuran Ahir Zaman Peygamberinin Hadîslerini (Sözlerini, işleri ve hallerini) tetkik edip onuncu sualin cevabında sıralanan îman ve ibâdet esaslarını kendisi bilfiil okuyup bilmekle veya bir ilim adamı tarafından kendisine bildirilmekle tasdik ve ikrar edecek olursa Müslüman olur. Dünyada Müslüman muamelesine tâbi&#8217; tutulur.</p>
<p>Müslümanlığa girebilmek için başkaca dînî bir merâsime ihtiyaç yoktur.</p>
<p>Müslümanlık kadını, cemiyetin yarısı sayar, onu fıtratının ve hayattaki vazîfelerinin gerektirdiği haller müstesna olmak üzere hemen her şeyde erkekle müsâvî tutar.</p>
<p>Müslümanlık kadının erkekle olan münasebetlerini yardımlaşma Ve müsâvât esası üzere tanzim etmiştir.</p>
<p>Erkeklerin meşru sûrette kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Şu kadar ki, erkekler aile reisi mevkiindedirler.</p>
<p>Müslümanlık kadına saadet ve itmi&#8217;nan sağlayan ve onun halkolunduğu vazifeyi hakkıyla eda edebilmesine yarayan bir takım hak ve vazifeleri erkeğe; aile nizamının ve içtimâî esasların yerleşmesi için de erkekleri için kadınlar üzerine bir takım hak ve</p>
<p>. vazifeler farz kılmıştır.</p>
<p>Müslümanlık dîni vazifelerin îfasında erkeği ve kadını bir tutmuş, dînî ve içtimaî hayatta kadınların haklarını tanımış, kendilerinin âhirette erkekler gibi mükafatlandırılacaklarını da va&#8217;d etmiştir.</p>
<p>Müslümanlık kadını; kız ana ve zevcelik hallerinde her birisinde beklediği takdîr, riâyet ve adâletin son derecesine kadar tatmin etmiştir.</p>
<p>Müslümanlık, uhrevî saadet yurdu olan Cennet&#8217;in, anaların ayağı altında bulunduğunu bildirmek suretiyle anneliğin kadrini ve şerefini en yüksek dereceye çıkarmıştır.</p>
<p>Kız çocuğunu hor ve hakir görmeyi veya onların helâkine sebep olmayı menetmiş ve bu gibi kötü hareketleri takbih etmiştir.</p>
<p>Müslümanlık kadına hayat hakkı, nafaka hakkı, kocasından veya ebeveyninden veya akrabasından mîras hakkı tanımıştır,</p>
<p>Müslümanlıktan evvel, istenildiği kadar kadın almak serbest iken, erkeklerin böyle sayısız kadınlara sahip olması gibi bir âdeti ortadan kaldırmayı istihdaf eden İslam Dîni büyük ve önüne geçilmez zaruretler haline münhasır kalmak şartı ile bir erkeğin en çok dörde kadar evlenmesine cevaz vermiş ise de bunu gayet ağır ve adeta tahakkuku imkansız şartlara bağlayarak bir kadınla iktifa edilmesini aile saadeti için esas tutmuştur.</p>
<p>Müslümanlık kadına îcâbında boşanmayı talep etme hakkını verdiği gibi nikah akd edilirken boşama hakkının erkeğin elinde değil de kadının elinde bulunmasını şart koşabilme hakkını da bahşetmiştir.</p>
<p>Müslümanlık kadını yemek pişirmek, çamaşır yıkamak ve sair ev işlerini görmeye icbar etmediği gibi, kendi çocuğunu, süt anneyi emmemezlik etmedikçe bizzat emzirmeye de mecbur tutmamıştır. Eğer kadın bunları yaparsa, mürüvveten veya hüsn-i muaşereti te&#8217;mînen yapmış olur.</p>
<p>Müslümanlık kadına, âdâbına riayet etmek şartı ile, ticaret ve sanatla da meşgul olmaya îcâbında askerlikteki yardım hizmetlerini îfâ etmeye de müsaade etmiştir.</p>
<p>* * *</p>
<p>15. HAYIR VE ŞER. (Menşei. Hakîkî tesirler midir, yoksa psikolojik bir zihin hali midir, Bu iki tabir üzerinde İslâm dîni ne der?)</p>
<p>CEVAP: 15</p>
<p>Biz Müslümanların akîdesine göre «Hayır», insanlar için maddî ve manevî fâidesi olan, «Şer» de. zarârı bulunan şeydir.</p>
<p>Bir şeyin Hayır veya Şer oluşu haddi zâtında ise de hassaten ilahî emrin veya nehyin taalluk edişi de onu te&#8217;yid etmiş ve mâhiyetlerini bize bildirmiştir. Yani o şeyin bu vasıfları alması fıtrî mahiyeti îcâbı olduğundan, o vasıflar (beşerin mükellefiyetinden kat-ı nazarla) yalnız aklen idrak edilebilecek durumda iseler de, ilahî emir veya nehyin taalluk edişi, yani. dînin o şey&#8217;in hayır veya şer olduğunu beyan ve hükmedişi, o şey&#8217;in mahiyetini bize bildirmiş oluyor da hayrın hasen ve şerrin kabih olduğunu aklımızla idrak etmiş ve dînin emir ve nehyetmesiyle de muktezalarını îfa ile mükellef olmuş bulunuyoruz.</p>
<p>Müslümanlık şunu da kaydeder ki, bazı şerlerin şer olma sı bize göredir.</p>
<p>Mâhiyetleri bakımından hakîkî sayılan bazı şerlerin maddî veya ma&#8217;nevî birer müvâzene ve dolayısiyle hayır amili oldukları görüldüğü gibi, ferdler hakkında zararlı gibi görünen bazı şeylerde de çok zaman umumu ilgilendiren bir menfaat bulunduğu görülür.</p>
<p>Bu böyle olduğu gibi, bazan ferdin hayrına olan bir şeyin umumu zararlandırdığı da görülür.</p>
<p>Kezâ bazan kendimiz hakkında hayır sandığımız bir şeyin, şer ve şer sandığımız bir şeyin de, bazan hayır getirdiği vâkidir.</p>
<p>Binaenaleyh şerden kaçınmakla beraber, bir felaket ve zarara uğranıldığında da ye&#8217;se ve fütûra düşmemek îcâbeder.</p>
<p>Biz Müslümanlar hayr&#8217;ın da şerr&#8217;in de yaratıcısı Allahu Teala olduğuna ve Allahu Teala&#8217;nın imkan dairesinde bulunan her şeyi yarattığına, fakat kendisinin hayra rızâsı olup, şerre rızâsı bulunmadığına, hayır ve şer, irade ve kesb bakımından insana; vücuda getirilmiş olması bakımından da Allahu Teala&#8217;ya râci&#8217; olduğuna inanırız.</p>
<p>Şüphe yok ki şerri işlemekle, şerri yaratmak bir değidir.</p>
<p>İnsanın irâdesine taalluk eden bir şer yaratıcısı olan Allah için abes teşkil etmez; musavvir-i hakîkî güzeli de çirkini de tasvir eder.</p>
<p>Cenab-ı Hakk, hayrı da şerri de; insanların kullanmakta serbest bulundukları cüz&#8217;î irade ve kesbleri ile mukayyed olarak yaratmış olduğu içindir ki, insanlar hayır işlerinden dolayı mükafata, şer işlerinden dolayı da mücâzâta müstahik bulunmuşlardır.</p>
<p>Binaenaleyh Müslümanlık hayır ve şerri, sadece psikolojik zihnî bir hal olarak kabul etmez.</p>
<p>* * *</p>
<p>16. CAMİLER NASIL FİNANSE EDİLİR? (Teberrular, kısmen Devlet tarafından yapılan yardımlar v.s. İslâmiyetin hakim bulunduğu veya müslümanların ekseriyette olduğu yerlerde, câmi ve mescid inşâsı veya bakımı için millî veya mahallî vergiler var mıdır?)</p>
<p>C EV A P : 16</p>
<p>Müslümanlıkta temiz olmak şartı ile bütün yer yüzü Müslümanlar için ibâdet mahallidir.</p>
<p>Cami ve mescitler Müslümanların birbirleri ile tanışmak ve kaynaşmak, Allah&#8217;a topluca ibadet ve niyazda bulunmak gibi ulvî gayelerle te&#8217;sis edilmiş ve Cuma ve Bayram namazları ile beş vakit namazın cemaatle kılınması için tahsis olunmuş mübârek yerlerdir.</p>
<p>Nerde ve ne zaman olursa olsun, Müslümanlardan zengin olanlar, servetleri ile ve zengin olmayanlar da bedeni mesaîleri ile Cami, ve mescitlerin yapım ve bakımlarına katılmayı dînî bir vazîfe saydıkları gibi hali vakti yerinde olan zenginlerden ve devlet ricâlinden ve hükümdarlardan müstakilen câmiler yaptınp, tahsis ettikleri vakıflarla da onların bakımlarını sağlayanlar pek çoktur.</p>
<p>Bugün de cami inşâsını ve bakımını müstakilen deruhte etmek hamiyyetini gösteren Müslümanlara sık sık rastlanmaktadır.</p>
<p>Türkiye&#8217;deki câmi ve mescidler durumları ve idâreleri bakımından şu kısımlara ayrılırlar :</p>
<p>A) Bakımı Vakıflar Umum Müdürlüğüne ait olanlar,</p>
<p>B) Bakımı vakfın mütevellîsine ait olanlar,</p>
<p>C) Bakımı câmi derneklerine ait olanlar, Ç) Bakımı mahalle halkına âit olanlar,</p>
<p>D) Bakımı köylüye âit olanlar.</p>
<p>A grubuna dâhil câmi ve mecsidlerin müstahdemlerinin aylıkları Devlet teşkilâtına dâhil olan Diyanet işleri Reisliğince tavsiye edilir.</p>
<p>B grublarına tâbi&#8217; olanların masrafları Vakıflar Umum Müdürlüğünün mürâkabesine tabi&#8217; olarak mütevellisi tarafından, vakıfların gelirinden tevsiye edilir.</p>
<p>C grubuna dahil olanların masrafları, aylık aidatla, teberrüler ve çeşitli gelirlerden tesviye edilir.</p>
<p>Ç ve D grublarına dahil olanların masrafları da mahalle ve köy halkı tarafından salma suretiyle karşılanır.</p>
<p>İnşâ ve ta&#8217;mîrine Vakıflar Umum Müdürlüğünce az çok bir yardım yapılır.</p>
<p>* * *</p>
<p>17. MUKADDES YAZILAR. (Dîninizde. menşei mukaddes, ilâhî veya fevkalbeşer telakkî edilen yazı ve kitaplar.)</p>
<p>C E V A P : 17</p>
<p>Müslümanların mukaddes kitabı Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;dir. Allah Kelamı olan Kur&#8217;an-ı Kerîm, Cebrail Aleyhisselâm vasıtasiyle, Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselam&#8217;a Arapça olarak, vahy ve inzal buyurulmuş ve Resûlü Ekrem&#8217;e hiç unutulmamak, hafızasından silinmemek üzere okutulmuş, lafzı da ma&#8217;nası da ilahî olan i&#8217;cazkar bir kitaptır.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerîm&#8217;in lafzı da ma&#8217;nası da doğrudan doğruya Allahu Teala&#8217;nın vahyidir.</p>
<p>Allâhu Teâlâ onun eşsizliğini ve mu&#8217;cizeliğini bizzat beyan ve ilan buyurduğu gibi hiç bir tağyir, tahrif ve tebdil edilemiyeceğini ve yine bizzat hıfz-ı emanetine aldığım da tekeffül etmiştir.</p>
<p>Bu keyfiyet vâkıalarla da tahakkuk etmiş bulunmaktadır.</p>
<p>Dînimizde ikinci derecede mukaddes kitabımız olan Peygamberimiz&#8217;in sözlerini, işlerini tasviblerini bildiren hadis kitabları&#8217;dır.</p>
<p>Peygamberimiz&#8217;i her hususta örnek tuttuğumuz ve muktedâ-bih tanıdığımız için onun</p>
<p>Hadisleri, Sünneti de biz Müslümanlar için büyük bir kudsiyet taşımaktadır.</p>
<p>* * *</p>
<p>18. İLÂHÎ OTORİTE. (Dînî ayinler icrası için ilahî bîr otoriteye ihtiyaç var mıdır?)</p>
<p>C E V A P : 18</p>
<p>Her Müslüman, beş vakit Namazla, Oruç, Hac, Zekat gibi ibabetleri ilahî bir otoritenin ve dînî selâhiyete haiz herhangi bir şahsın delâletine lüzum olmadan kendi başına îfâ eder.</p>
<p>Ancak cemaatla kılınması îcâbeden Cuma ve Bayram namazları ile beş vakit namaz câmide cemaatla kılındığı takdirde bu namazları vazîfelendirilmiş olanlar kıldırırlar.</p>
<p>Beş vakit namazın topluca kılınması için, farzlar edâ edilirken, varsa vazifeli imamlar, yoksa imamlık yapabilecek bir Müslümana uyulur. Fakat bunların ilim ve faziletten gayrı bir imtiyazları yoktur.</p>
<p>* * *</p>
<p>19. DÎNİNİZDE BUGÜNKÜ LİDERLİK. (Böyle bir liderlik kabul ediliyor mu? Kimler tarafından kabul ediliyor? Liderinize verilen ünvan nedir?)</p>
<p>C E V A P : 19</p>
<p>Bütün Müslümanlar dînî rehber olarak en başta, islam Dînini beşeriyete tebliğ buyuran Âhir Zaman Peygamberi Hazreti Muhammed Aleyhisselâm&#8217;ı tanırlar.</p>
<p>O&#8217;nun tebligatını ve ta&#8217;lim ve neşr vazifesini ifâ etmiş bulunan Ashabına ve büyük islam alimlerine saygı gösterirler.</p>
<p>Binaenaleyh Müslümanlık&#8217;ta Papalık gibi bir dînî liderlik tanınmamıştır.</p>
<p>Devletçe tayin edilip öteden beri dînî vazifelerde istihdam olunan me&#8217;murlar şunlardır :</p>
<p>A) imam ve Hatibler :  Cami ve mescitlerde Cuma ve Bayram namazları ile vakit namazlarının kıldırırlar.</p>
<p>B) Vâizler : Cami ve mescitlerde Müslümanlara ibâdet ve akâide âid va&#8217;z u nasihatte bulunurlar.</p>
<p>C) Müftüler : Her vilayet ve kazada dînî teşkilâtı idare ederler ve şahıslar veya dâireler tarafından sorulacak din meseleleri cevablandırırlar.</p>
<p>D) Diyanet işleri Reisi : Türkiye&#8217;deki bütün İslâmî teşkilatın umumî müdürü ve mercii olmak üzere Başvekil tarafından intihab ve Reisicumhur tarafından tayin olunur.</p>
<p>* * *</p>
<p>20. MU&#8217;CİZELER. (İnsanlar ve milletler arasında fevkalbeşer olaylar. Eski zamanlarda olan mu&#8217;cizelerle mukayesesi.)</p>
<p>CEVAP: 20</p>
<p>Mu&#8217;cize peygamberlerin, peygamberliklerini te&#8217;yid için Allah&#8217;ın izniyle gösterdikleri hârikulâde hâdiselerdir.</p>
<p>Mu&#8217;cize, Allahu Teala&#8217;nın kendi eseri olan kainatta ve kainatta cârî bulunan kanun ve nizamlar üzerinde istediği gibi tasarrufa kaadir bulunduğunu ve ilâhî kudret ve irade karşısında herkesin ve herşeyin aciz olduğunu ifade eder.</p>
<p>Müslümanlık, zâhirî sebepleri, âlemin nizâmını ve âdî illet ve maslahatlarını kabul etmekle beraber, bu sebep ve illetlerin fevkinde onların hepsine hâkim bulunan ilahî kudret ve iradeye inanmayı da emreder. Ve ilâhî irade bu kâinatı ve nizamlarını idare eder.</p>
<p>İşte mu&#8217;cize de bu ilâhi irâdenin başka bir sünnet ve Âdet-i İlâhiyyesi olarak eseridir.</p>
<p>Çünkü, ilâhî irâdenin cârî âdetler ve zâhir sebeb ve illetler dâiresinde görülmekte olan tecelliyâtı, bu ilâhî irâdenin tam vaktinde zuhur eden tecelliyâtı demektir.</p>
<p>Fakat ilâhî irâde bazan da vâsıtasız ve maddî sebepsiz olarak ölülerin dirilmesi, kamerin bölünmesi ve parmaklardan ve kuru taşlardan suların fışkırması ve cansız eşyâdan seslerin gelmesi gibi tecellî eder de bu hâdiselerin gördüğümüz ve bildiğimiz cârî kanunlarla ve zâhirî sebeplerle îzâh edilmesi güç olur.</p>
<p>Zâten mu&#8217;cizeliği de bu güçlüğünden ileri gelmektedir.</p>
<p>Mu&#8217;cize haddi zâtında aklen mümkün bir nizâmın ve âdetin kezâ mümkün olan diğer bir nizam ve âdetle li-hikmetin ve maslahatın tebdilinden ibaret bir harikuladedir.</p>
<p>Tabiî kanunların ittıradına ve bilinen ve tecrübe edilen hadiselerin ma&#8217;lüm olan seyir ve cereyanların da halen bir ihtilâfa rastlanmamasına bakılarak bunların asla değişmez ve değiştirilemez olduklarına hükmetmek kudret-i İlâhiyenin şümûlünü ve mâhiyyetini anlamamak demektir.</p>
<p>Tabiat kanunları için vâciblik ve zarûrîlik olmadığını anlamayan akl-ı selîm sâhibi kalmamıştır. Belki bunlarda imkânlık vardır; îcâbında değişebilir. Bu değişme ise mücerred tesâdüf veya galat-ı tabiat demekle izah edilemez. Onun için peygamberlik ancak bu mucize ile sâbit olmuş ve peygambersiz din olmadığı gibi, mucizesiz de peygamber bulunmamıştır.</p>
<p>Mûcizeler, Allah&#8217;ın izni ve irâdesi ile sâir peygamberler gibi Peygamberimiz tarafından da gösterilmiş ve O&#8217;ndan sonra bu kapı kapanmıştır.</p>
<p>Şu kadar ki, Peygamberimiz&#8217;in ümmetinden olup ibadet ve istikametleri ile Allah&#8217;a manen yaklaşan evliyadan da peygamberimize izâfeten ba&#8217;zı harikulâdeliklerin zuhuru mümkün bulunmuştur.</p>
<p>Fakat buna kerâmet denir ve kerâmetle mu&#8217;cize arasında büyük farklar vardır.</p>
<p>insanların ilim ve fenle yahud herhangi bir maddî vâsıta ile gösterdikleri fevkaladelikler, maddî sebeplere dayandığından mu&#8217;cize ve keramet değildir.</p>
<p>Bunların mûcize ve kerametle mukayese edilerneyecegine ve aralarında bir münasebet bulunmadığına inanırız.</p>
<p>* * *</p>
<p>21. bir MEZHEB İÇİN ORGANİZASYON ZARÛRÎ MİDİR? (Dîninize göre, bir mezhebin tanınabilmesi için organize bir grubun mevcûdiyeti zarûri midir?)</p>
<p>C E V A P : 21</p>
<p>On ve onbirinci suallerin cevâbından da anlaşılacağı vechile, Müslümanlıkta halen mevcut olan dört mu&#8217;teber Mezheb herhangi siyasî veya idarî bir maksad ve tertibe dayanan teşekkül değildir.</p>
<p>Bu mezhebler dînî anlayışın amelî sahâdaki tatbikatını ifâde ederler.</p>
<p>Esâsen Müslümanlık mezheb teşkilini dînî zarûretlerden saymamıştır Belki İslamdaki dört mezheb mahza dînî ve ilmî hayatta ferdlerin aciz ve ihtiyacın</p>
<p>dan doğmuş bulunmaktadır.</p>
<p>Mezheb imamları olmak üzere kabul ve ta&#8217;zim edilen büyük din alimleri, dînin esas kaynaklarından çıkardıkları hükümleri ortaya koymuşlar, daha sonrakiler de kendilerinin bu husustaki ihtisas ve isâbetlerini takdir ederek onlara uymuşlar ve diğer Müslümanlar dahi kütleler hâlinde onlardan her birine tâbi&#8217; olmuşlardır.</p>
<p>İşte Müslümanlıktaki bu dört şekil dînî anlayış ve tatbikatın her birine. «Mezheb» ve kail ve âmiline de: «imam» denilmiş ve Müslümanlardan amellerini bu imamlardan birine uyduranlar da o imam ve mezhebe nisbet edilmiştir.</p>
<p>Müslümanlıkta bu keyfiyetten başka organize bir grup mevcud değildir.</p>
<p>* * *</p>
<p>22. İNSANIN MENŞEİ, (insan nereden gelmiştir? 2Bir evrim(evolution) ile mi bugünkü halini almıştır, yoksa başlangıçta bugünkü şekli ile fevkalbeşer bir varlık mıydı?)</p>
<p>Biz Müslümanlara göre Cenab-ı Hakk, yeryüzünde ilk önce insan olarak, Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havva&#8217;nın cesedlerini yaratmış, onlara ruh vermiştir. istisnâsız olarak da bütün insanlar ve milletler bu tek baba ile anadan türemişlerdir.</p>
<p>insanın maddî varlığını teşkil eden unsurlar, ne gibi safhalar geçirirse geçirsin, insan yapısındaki insan unsurundan başka bir mahiyet taşımaz.</p>
<p>Bu husus insanda böyle olduğu gibi sair canlılarda da böyledir.</p>
<p>Hiç bir nevi, diğerinin mahiyet ve hususiyetini taşımamaktadır. Göklerde uçan kuşlar bile nevileri içinde ayrı bir cemaat ve hususiyet arzederler. Bu sûretle her nevi, ancak kendi nevi hususiyeti içinde tekâmül ve inkişaf eder.</p>
<p>Binâenaleyh Müslümanlık bir canlının zamanla veya tekâmül yolu ile bambaşka bir şekil ve mâhiyet alacağını kabul etmez.</p>
<p>Akıl ve zekası ile kâinata hakim olmağa çalışan ve bu şerefe de lâyık bulunan insan neslinin herhangi bir hayvanın tekâmülünden meydana gelmiş olduğunu farzetmek, gözlerimizin önünde cereyan edip duran tabîî kanunları, hâdiseleri, akıl ve mantığı hiçe saymak demektir.</p>
<p>Eğer tekâmül kanunu tabiî bir kanunsa, onun da devam ve ittırâdı zarûrî idi. Halbuki bütün insanın, insan nevini; maymunun da maymun nevini üretip durduğu ve hiç birinin diğerine karışmadığı görülüp dururken, dün tekâmül kanununun insanı herhangi bir hayvandan meydana getirdiği ve sonra da her iki cinsi kendi hallerine bıraktığı akl-ı selim sahibleri için nasıl kabul edilebilir.</p>
<p>İşte Müslümanlık bu gibi inanışları fikrî sapıklık sayar da insanı insan, hayvanı da hayvan olarak kabul eder.</p>
<p>O halde insan, yeryüzüne insan olarak çıkmış ve çıkmakta ve insan olarak yaşamış ve yaşamakta ve insan olarak ölmüş ve ölmektedir.</p>
<p>Bununla beraber Cenab-ı Hakk&#8217;ın bütün canlıları ve hususiyle insan nev&#8217;ini takdîr-i ezelîsi ile bedenî ve ma&#8217;nevî bir tekamül ve inkişâfa müstaid ve mazhar kıldığına da inanırız.</p>
<p>* * *</p>
<p>23. İBÂDET. (Sabit şekiller var mıdır? Ferdi düşünceler &#8211; ibâdet için muayyen zamanlar?)</p>
<p>C E V A P : 23</p>
<p>Müslümanlıkta her ibadetin muayyen şekli ve muayyen zamanı vardır.</p>
<p>Allâhu Teâlâ&#8217;nın kâfî olarak emir buyurduğu ibadetler.</p>
<p>A) Namaz</p>
<p>B) Oruç</p>
<p>C) Hac</p>
<p>D) Zekat&#8217;dır</p>
<p>A) Namazın çeşitleri vardır. Beş vakit namazla Cuma ve cenaze namazı farz&#8217;dır. Bayram namazı ile vitir namazı vâcib&#8217;dir.</p>
<p>Farz ve vâcib olmayarak kılınan namazlar sünnet veya müstehab olur. Namazın içinde ve dışında olmak üzere şartları ve rükünleri de vardır.</p>
<p>Namaz muayyen usûlüne göre eda edilir. Namazın şartlarından birisi de vakittir.</p>
<p>Beş vakit namazın edaları için zaman ta&#8217;yin buyrulmasında büyük hikmetler vardır.</p>
<p>Hayat meydanına atılan insanların bir takım didinmelere, rekabetlere, muâmelelere daldıkça daima gafletle isyâna, günâha düşmeleri mümkündür.</p>
<p>İnsanların bu gaflet yüzünden başlarına getirdikleri ve getirecekleri zarar ve hüsran da büyüktür.</p>
<p>İnsanları gaflete daldıkça uyandıracak ve yaptıkları bütün işlerden dolayı bir gün sorguya çekileceklerini hatırlatacak bir vesîleye çok ihtiyaç vardır.</p>
<p>İşte namaz, her an murâkabe altında bulunduğumuzu, sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı vakitlerinde yani günde beş defa bize hatırlatan bir ibadet olduğu için emir olunmuştur.</p>
<p>6) Her sene Ramazan&#8217;da bir ay oruç tutmak da Allâhu Teala&#8217;nın emir ettiği bir ibâdettir.</p>
<p>Oruç, tan yeri ağarmağa başladığı zamandan güneş batıncaya kadar bir şey yememek, içmemek, orucu bozan şeylerden sakınmak suretiyle tutulur.</p>
<p>Bunun da kullara âid maddî ma&#8217;nevî büyük menfâtlerı vardır.</p>
<p>C) Hac ibadeti de, hali vakti yerinde olan her Müslümanın, şartları bulunduğu takdirde ömründe bir kere, muayyen zamanda muayyen mahalleri, muayyen usûlüne göre ziyaret etmektir.</p>
<p>D) Zekat, dînen zengin sayılan Müslümanların yıldan yıla mallarının muayyen ölçüsüne göre zekatını hesaplayıp fakirlere vermeleri, dînî bir vergi olarak Allah tarafından emir olunmuş bir ibadettir.</p>
<p>Bu ibadetlerin içtimâî hayattaki faydası ve hikmetleri herkesçe müsellemdir.</p>
<p>İbadetlerin zaman ve şekilleri Allahu Teala tarafından tayin buyrulduğu için onlar hiç bir sûretle reforma tâbi olamazlar. Başka bir şekle ve başka bir zamana çevrilemezler. Muayyen bulunan ibadetlerin şekil ve zamanlarına aykırı olarak yürütülecek rey ve mütalaaların Müslümanlıkta yeri ve değeri yoktur.</p>
<p>I&#8217;ve seen so far is in perfect</p>
<p><a href="http://www.lovepowerman.net">http://www.lovepowerman.net</a></p>
<p><a href="http://www.lovepowerman.com">http://www.lovepowerman.com</a></p>
<p>ibrahim uzun web site admin</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lovepowerman.com/bir-amerikalinin-muslumanlik-hakkindaki-23-sualine-cevaplar.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KİMYÂ-YI SAÂDET İMAM-I GAZALİ KENDİNİ TANIMAK-7</title>
		<link>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak-7.html</link>
		<comments>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak-7.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Jul 2010 20:18:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>lovepowerman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lovepowerman.com/?p=1054</guid>
		<description><![CDATA[2. KONU: İLİM ÖĞRENMEK
Peygamberimiz buyuruyor ki &#8221; İlmi arayıp da öğrenmek, bütün Müslümanlara farzdır.&#8221; Hadis te geçen ilmin hangi ilim olduğu hususu âlimler arasında ihtilaf mevzuu olmuştur: Kelam; (Yüce Allah&#8217;ı tanıma ve birliğini kanıtlama ilmi), âlimleri, hadiste
kastedilen ilim, kelam ilmidir diyorlar. Zira Yüce Allah&#8217;ı tanımak bununla olur.Fıkıh âlimleri, bu hadis te katedilen ilim, fıkıh ilmidir,diyorlar.Zira [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>2. KONU: İLİM ÖĞRENMEK</p>
<p>Peygamberimiz buyuruyor ki &#8221; İlmi arayıp da öğrenmek, bütün Müslümanlara farzdır.&#8221; Hadis te geçen ilmin hangi ilim olduğu hususu âlimler arasında ihtilaf mevzuu olmuştur: Kelam; (Yüce Allah&#8217;ı tanıma ve birliğini kanıtlama ilmi), âlimleri, hadiste<br />
kastedilen ilim, kelam ilmidir diyorlar. Zira Yüce Allah&#8217;ı tanımak bununla olur.Fıkıh âlimleri, bu hadis te katedilen ilim, fıkıh ilmidir,diyorlar.Zira helal ve haram bu ilimle birbirinden ayrılır.Hadis âlimleri,bu hadiste kastedilen ilim, Kur&#8217;an-ı Kerim ve hadis ilmidir.Zira,şeriatın esası bu ilimdir, diyorlar.Mutasavvıflar da, hadiste anlatılan ilim, kalb hallerini anlatan ilimdir.Zira kul,ancak bu yolla Yüce Allah&#8217;a ulaşabilir,diyorlar.Yukarıda saydığımız dört gurubun her birisi, kendi ilmini büyük görüyor ve bundan dolayı da hadiste kastedilen ilim, bizim ilmimizdir, diyorlar.Bize göre ise hadisi şerifte kast edilen ilim, yalnız bir ilme mahsus değildir.Ayrıca bu ilimlerin tümünü öğrenmek de farz değildir. Şüpheleri gidermek<br />
amacıyla bunu açıklamağa çalışalım: Kuşluk vakti Müslüman olan veya büluğa eren birisinin bütün ilimleri öğrenmesi farz değildir.O anda farz olan sadece La ilahe illallah Muhammedür Resülullah (Allah birdir, Muhammed de O&#8217;nun elçisidir)<br />
kelimesinin anlamını yani,daha önceki konularımızda işlediğimiz Ehl-i sünnet in inancını bilmesidir. Bunları delilleriyle bilmesi gerekmez.Zira delilleriyle bilmek farz değildir.Sadece Yüce Allah &#8216;ın sıfatlarını,Peygamber Efendimizin sıfatlarını, ahireti,cenneti,cehennemi,haşrı ve neşri bilmesi ve inanması gerekir. Anlarki çeşitli sıfatlara sahip olan Yüce Rabbi,bu Rabbinin peygamberlerin dili ile söylenen emir ve yasakları vardır.Eğer dünyada iken Allah&#8217;a ve peygambere itaat ederse,öldükten sonra mutluluğa kavuşur,emirleri dinlemeyip,isyan ederse,asi olup güç durumlara düşer.Bu bilgiyi öğrendikten sonra şu iki çeşit ilmi öğrenmek insanlara farzdır:</p>
<p>a) Vücut organları ile ilgili,</p>
<p>b) Kalble ilgili ilim.</p>
<p>a) Vücut organları ile ilgili ilim iki kıs ımdır:</p>
<p>1) Yerine getirilmes i gereken emirler,</p>
<p>2) Yapmaktan kaçınılmas ı icab eden yasaklar.</p>
<p>Yerine getirilmesi gereken emirler şunlardır: Kuşluk vakti Müslüman olanın,öğle vakti geldiğinde abdest ve namaz farzlarını öğrenmesi farzdır.Sünnetleri öğrenmesi ise sünnettir,farz değildir.Zamanı gelmeden bir şey farz olmaz. Mesela akşam namazı vakti gelmeden önce akşam namazının üç rekat olduğunu öğrenmesi farz değildir.Ancak akşam namaz vakti geldikten sonra akşam namazının üç rekat olduğunu öğrenmesi farz olur.Aynı şekilde ramazan ayı gelince,oruç için niyet etmek gerektiğini ve sabahtan akşama kadar yemenin içmenin,cinsi münasebet te bulunmanın haram olduğunu öğrenmesi farz olur. Eğer nisap miktarı kadar mala sahipse,zekatın farz olduğunu hemen değil,ancak,bir sene geçtikten sonra bilmesi farz olur.Bir sene geçince,zekatın ne kadar olduğunu,kimlere verileceğini ve şartlarını öğrenir.Aynı şekilde,hacca gitmek kendisine farz oluncaya kadar hacbilgisi farz olmaz. Bunun vakti bütün ömürdür.Bunlar gibi, her işin ancak yapma zamanı geldikten sonra o işi bilmek farz olur.Evlenmeyi düşünmeden önce evliliğe ait bilgiler farz olmaz.Ancak evlenmek istedikten sonra,kadının kocasının üzerindeki hakları,hayız zamanında ve hayızdan sonra yıkanmayıncaya kadar cinsi birleşmede bulunmanın caiz olmadığını ve bunlar gibi evlilerin bilmesi gereken bilgiler öğrenmesi farz olur.Bir kimse Müslüman olduğu zaman sanat sahibi ise sanatla ilgili bilgileri,ticaret adamı ise faizle ilgili b ilgileri öğrenmesi farz olu r.Hatta eğer ticaretle uğraşıyorsa,İslamiyete aykırı düşen satışlardan kurtulmak için,alış -verişe ait bütün bilgileri örenmesi farz olur.Bunun içindir ki,Hz. Ömer (R.A.) bir gün çarşıda alış-veriş yapanları kamçılayıp öğrenmeğe gönderdi ve buyurdu ki: &#8220;Alış-verişe ait bilgileri bilmeyenin çarşıda durması doğru olmaz.Zira haram ve faiz yerler de haberleri bile olmaz&#8221;.Bunun gibi her mesleğin kendine ait bir ilmi vardır.Her meslek sahibinin,İslamiyetin mesleğiyle ilgili emirleri bilmesi gerekir.Örneğin hacamatçının (vücuttan kan alanın),insanın neresini keseceğini,hangi dişi sökeceğini,yaraların tedavisi için hangi ilacı kullanacağını ve bunun gibi şeyleri bilmesi icab eder.Bu bilgileri elde etmek herkesin durumuna göre değişir. Manifaturacının doktorluğa ait bilgileri öğrenmesi farz olmadığı gibi,doktorun da manifaturacılığa ait bilgileri öğrenmesi farz değildir.İslamın yapmasını<br />
emrettiği işlere ait bilgiler böyledir.İslamın yasakladığı şeyleride bilmek farzdır.Bu bilgileri öğrenmek herkesin durumuna göre değişir.Giyilmesi erkekler için haram olan ipek elbise giyinenlere,içki içilen yerde veya domuz eti yiyenlerin yanında<br />
çalışanlara,zorla alınmış bir yerde bulunanlara veya elinde haram mal bulunduranlara,âlimlerin bu hususlarda bilgi vermeleri farz olur.Bunlardan hangilerinin haram olduğunu söylemelidir ki,o kimseler harama yanaşmasınlar.Bir Müslümanın erkeklerle kadınların beraber bulundukları bir yerde, mahrem ve namahreminin kimler olduğunu,kime bakmakta bir sakınca bulunmadığını öğrenmesi farz olur.Bu bilgiler de herkesin durumuna göre değişir. Herkesin işi aynı değildir.Başkalarının işlerine ait bilgileri öğrenmek farz değildir.Mesela kadınlar için, hayız zamanında boşamanın caiz olmadığını öğrenmek farz değildir.<br />
Ama boş anacak olan erkeğe bunları öğrenmek farz olur.</p>
<p>b) Kalble ilgili ilim de iki kısımdır:</p>
<p>1- Kalb halleriyle ilgili bilgiler.</p>
<p>2- İnançla ilgili bilgiler.</p>
<p>1- Kalb halleriyle ilgili bilgiler:Gurur,kıskançlık,başkası hakkında suçlayıcı düşüncelerde bulunma ve bunlara benzer<br />
şeylerin haram olduğunu öğrenmek farzdır.Bu bilgiler bütün insanlara farz-ı ayindir(her insanın bilmesi gerekir).Çünkü bu söylediklerimizi herkes yapabilir.Bilmeden, bunlardan kurtulmak mümkün olmadığı için de bunları öğrenmek ve bunlardan kurtulma yollarını bilmek farzdır.Fakat âlim-satım,selem (peşin para ile veresiye mal alma)satış ,kira,rehin<br />
ve fıkıhta adları geçen bunlara benzer şeylerle ilgili bilgileri öğrenmek farz-ı kifaye&#8217;dir(toplumda bir veya birkaç kişinin bilmesi farzdır).Yalnız iş yaparken bu hususta bilgiye muhtaç olana,bu ilmi öğrenmek farz-ı ayındır.(bizzat üzerine farzdır.) Bu son saydıklarımızı birçok kimse bilmeyebilir,bunda sakınca yoktur.Ama bir önceki paragrafta bahsettiğimiz kalble ilgili<br />
halleri hiç kimse bilmemezlik edemez.</p>
<p>2- İnançla ilgili bilgilere gelince: İnancında bir şüphe meydana gelen kimsenin,o şüpheyi kalbinden gidermesi farzdır.Ancak o şüphenin aslında farz olan inançlarla veya şüphe kabul etmeyen inançlarla ilgili olması gerekir.Sonuç olarak diyebiliriz ki, ilim, bütün Müslümanlara farzdır.Fakat bu tek bir çeşit ilim değil,herkes için ayrı ilimlerdir.Herkesin durumuna ve vaktine göre değişir.Ama herkes mutlaka bir çeşit ilme ihtiyaç duyar.Bunun için,Peygamberimiz buyuruyor ki: &#8221; İlmi arayıp da öğrenmek,her Müslümana farzdır.&#8221;</p>
<p>DİN, BİLGİSİZLİKTEN DOĞAN ÖZRÜ KABULETMEZ</p>
<p>Herkese işinden dolayı kendisine lazım olan ilimleri öğrenmesinin farz olduğunu gördük.Ama herkes bilirki, cahil daima tehlikelidir.Çünkü bir işle karşılaştığı zaman,cahilliğinden dolayı,o işteki hikmeti bilemez.Ama dinimiz,devamlı ihtiyaç duyulan ve karşılaşma ihtimali kuvvetli olan konularda bu bilgisizliği mazeret kabul etmiyor.Mesela bir kimse hayız<br />
halinde bulunan veya daha hayızdan yıkanmamış olan hanımıyla cinsi münasebette bulunursa,ben bunu bilmiyordum demekle mazur sayılamaz.Aynı şekilde, öğrenemediği için sabah olmadan kandan kesildiğini gören hayızlı kadın,akşam ve yatsı namazlarını kaza etmezse,yahut bir erkek haram olduğunu bilmediği için hayız halinde bulunan eşini boşarsa,maruz olmaz. Hesap günü ona: &#8220;Sana ilim öğrenmenin farz olduğunu söylemiştik.Bu farzı niye yerine getirmedin de harama düştün!&#8221; derler.Yalnız çok seyrek meydana gelen veya beklenmeyen olaylarda bilgisizlik mazeret sayılabilir.</p>
<p>İLİMDEN DAHA ÖNEMLİ BİR ŞEY VARMIDIR?</p>
<p>Cahil insanın her zaman çeşitli tehlikelerle karşı karşıya olduğunu gördük. Buradan insanın uğraşacağı işler içersinde ilimden daha değerli vedaha üstün hiçbir şeyin bulunamayacağını anlamak mümkündür.İnsanın meşgul olduğu her sanat dünya içindir.İlim de bir çoklarına göre dünyadaki iyi mesleklerden biridir.Zira ilim öğrenen kimse şu dört durumda bulunabilir:</p>
<p>a) Miras veya başka bir yolla,dünyada kendisine yetecek kadar bir mala sahiptir.O takdirde ilim malını korur. Dünyada rahat ,<br />
ahiret te mutlu olmasına sebep olur.</p>
<p>b) Fakirdir. Fakat ilim sayesinde kanaatkar olduğu için, az da olsa elinde bulunanla yetinmesini bilir ve İslamiyette fakirliğin kıymetli olduğundan haberdardır.Zira fakirler,zenginlerden beş yüzyıl önce cennete gireceklerdir.Böyle bir kimse için ilim dünyada rahata,ahirette de saadete vesile olur.</p>
<p>c) İlimle meşgul olduğu için, geçimi devlet hazinesi veya Müslümanlar tarafından sağlanır.Bu onun hakkı olan helal ve temiz bir malıdır. Geçimini temin edecek,harama el uzatmasını yahut zâlim bir padişaha avuç açmasını önleyecektir.Bu üç durumdan birisinde bulunan kimsenin din ve dünya ilimlerini öğrenmek istemesi, bütün işlerden daha iyi olur.</p>
<p>d) Fakirdir.Fakat ilmi dünyalık gayeler istemektedir.Kötü bir zamanda yaşadığı için geçimini temin edecek kadarını başkasından isteyemiyor.Ancak haraç ve haksız yollarla toplanan hazineden maaşalması veya insanlardan iki yüzlülükle ve alçalma ile paraalması icab ediyor.Böyle mal ve mevki elde etmek gayesi ile ilim öğrenmek isteyenler,dinimizce herkesin<br />
öğrenmesi gereken ilimler dışında, ilim elde etmek yerine ticaret le uğraşıp kazanç sağlamaları daha iyidir.Zira yalnız dünyalık için ilim öğrenen şeytandan daha şeytan olur.İnsanlara çok zararı dokunur.Onun âlim olduğu halde harama el uzattığını,dünya menfaatleri için insanları kandırdığını gören her cahil ona uyar. Böylece insanlara zararı,faydasından çok daha fazla olur. Öyle ise bu çeşit âlimler ne kadar az olursa o kadar iyidir.İyidir diyoruz zira,dünya malına çok düşkün olurlar.Yoksa dini bakımdan ilimsizlik iyidir demek mümkün değildir.</p>
<p>SORU: İlim insanı dünya malına düşkün olmaktan alıkoyar.Nitekim birçok âlim: &#8221; İlmi Allah için öğrenmedik,fakat ilim bizi Allah yoluna götürdü&#8221; demişlerdir.O halde ilim herkes için faydalıdır.Siz nasıl bazıları için faydalı değil,diyorsunuz?</p>
<p>CEVAP: Onları Allah yoluna götüren Kur&#8217;an-ı Kerim,Hadis-i şerif,ahiret yolunun sırları ve şeriatın ilimleridir.Bu ilimlerin aslını öğrenmeleri,kalblerdeki dünya tutkunluğunu gidermiştir. Diğer din büyüklerinin dünyadan uzak durduklarını görünce, onlara uymak istemişlerdir.İlim sahibi olduğu ve zamanları da uygun olduğundan onlar ilme uyarlar,ilim kendilerine değil.<br />
Fakat zamanımızda okunan,mezheplerin ihtilafı,kelam,kısas ve sofilerin lüzumsuz sözleri gibi ilimlerle uğraşmak ve dünya için ilim yapan öğretmenlerden ders almak insanın yüzünü dünyadan çevirmez.Ama Allah&#8217;tan korkup günahlardan sakınan,İslamdaki büyük âlimlerin yolunu takip eden,dünya gururunu kötüleyip silen,ilimleri öğrenmekle meşgul olan âlimlerden ilim öğrenmek şöyle dursun,yüzlerini görmek bile herkese faydalı olur.İşte böylelerin öğrettiği işe yarayan bir ilim,şüphesizki iş yapmaktan çok daha iyidir.</p>
<p>SORU: Faydalı ilim nedir?</p>
<p>CEVAP: Faydalı ilim,insana dünyanın aşağılık ve geçiciliğini, ahiretin de üstünlük ve devamlılığını öğreten ilimdir.Faydalı ilim,dünyaya sımsıkı yapışıp ,ahireti akıllarına bile getirmekten kaçınan kimselerin yanılgı ve aptallıklarını açıklayan ilimdir.Faydalı ilim, Gururun, kıskançlığın,ikiyüzlülüğün, pintiliğin,kendini beğenmişliğin ve sonu gelmez bir hırsla dünyaya bağlanmışlığın kötülüklerini,zararlarını bildiren ve bunlardan kurtulma yollarını gösteren ilim&#8217;dir.Dünyaya sonu gelmez bir hırsla bağlananın bu ilme olan ihtiyacı,çölde susayanın suya,ağır bir hastanın ilaca olan ihtiyacı gibidir. Böyle bir<br />
kimsenin yukarıda saydığımız ilimlerle meşgul olacağına fıkıh, ihtilaf kelam ve edebiyatla meşgul olması,hasta olanın,hastalığını artıracak şeyler yemesine benzer.Zira bu ilimler zayıf kalblere kıskançlık,iki yüzlülük,kendini beğenmişlik,övünme,gururlanma ve büyük mevkiler isteme hastalıklarının tohumlarını saçar.Bu tür ilimleri ne kadar çok öğrenirse,kötü şeyler de kalbinde o kadar fazlalaşır. </p>
<p>3. KONU: TEMİZLİK</p>
<p>TEMİZLİK Yüce Allah buyuruyor ki: &#8220;Muhakkak ki Allah, çok tevbe edenleri ve temiz olanları sever.&#8221; BAKARA SURESİ, Ayet: 222<br />
Peygamberimiz buyuruyor ki: &#8220;Temizlik, Müslümanlığın yarısıdır.&#8221; Peygamberimiz buyuruyor ki: &#8220;Müslümanlık temizlik üzerine kurulmuştur.&#8221; Ayet -i celilede ve hadis-i şeriflerde gördüğümüz gibi dinimiz temizliğe büyük bir önem vermiştir. Ancak temizlik denince akla yalnız elbise ve vücudun suyla yıkanması gelmesin.İslamda temizliğin dört derecesi vardır.</p>
<p>1. DERECE: Kalb gözünün Yüce Allah&#8217;ı bilmekten başka her şeyden temizlenmesidir.Yüce Allah buyuruyor ki: &#8221; (Habibim),Allah<br />
de,sonra onları kendi başlarına bırak, batakta oynayadursunlar.&#8221; EN&#8217;AM SURESİ, Ayet : 91 Ayet -i celilede anlatılmak istenen şudur: Kalb,Yüce Allah&#8217;tan başka diğer şeyleri içinden atarsa, yalnız Yüce Allah&#8217;la meşgul olur,yalnız O&#8217;nu düşünür,&#8221;La ilahe illallah&#8221; kelimesinin aslıda budur.Bu,dos doğruların iman derecesidir. Kalbi Yüce Allah&#8217;tan başka her şeyden temizlemek,arıtmak imanın yarısıdır.Kalbte Yüce Allah&#8217;tan başka şeylere yer verilirse,kalb,Yüce Allah&#8217;ı devamlı olarak anma şerefini elde edemez.</p>
<p>2. DERECE: Kalbin dışının,kıskançlık,gurur,ikiyüzlülük,hırs,düşmanlık,gösterişiçin süslenmek ve buna benzer kötü ahlaklardan<br />
temizlenmesidir.İnsan bu saydığımız kötü ahlakları kalpten uzak tutarak kalbi bunların tersi olan alçakgönüllülük,kanaat,tevbe,sabır,Allah korkusu,ümit ,sevgi ve bunlara benzer iyi ahlaklarla süsleyebilir.Bu da Allah&#8217;tan korkup,günahlardan sakınanların iman dereces idir. Böyle kötü ahlaklardan temizlenmek de,imanın yarısıdır.</p>
<p>3. DERECE: Vücut organlarının dedikodu, yalan, haram yemek,ihanet etmek ve namahreme bakmak gibi günahlardan temizlenmesidir.<br />
Böylece her zaman saygılı ve Yüce Allah &#8216;ın emirlerini yerine getirmeye hazır bulunur.Bu, zahidlerin (devamlı ibadetle meşgul olanların) iman derecesidir.Vücudun bütün organlarını haramdan korumak da,imanın bir yarısıdır.</p>
<p>4. DERECE: Vücudun ve elbis elerin pisliklerden temizlenmesidir.Vücut ancak böyle temizlenerek rüku,secde ve namazın diğer<br />
şartlarını yerine getirme şerefini elde edebilir.Bu,bir Müslümanın temizlik dereceleridir.Kâfir ile Müslüman arasındaki fark buna riayet etmektir. Bu da imanın bir yarısıdır.Görülüyor ki,temizliğin her derecesinde imanın bir yarısı vardır. Böyle<br />
olduğu için &#8220;Müslümanlık temizlik üzerine kurulmuştur&#8221; buyuruldu.Temizlik denince herkesin aklına ilk gelen vücut ve elbise temizliğinin,temizliklerin en son derecesi olduğunu görüyoruz.Bu,kolay olduğu ve nefsi de ilgilendirdiği için böyledir.Çünkü nefis temizliği sever,temizken rahat olur.Böylece herkes onu temiz görür ve zahit olduğunu anlar.Onun için bu tür temizlik insana kolay ve zevkli gelir.Fakat kalbi kıskançlık,gurur,ikiyüzlülük,dünya sevgisi,kötülük ve günahlardan temizlemekte, nefsin hiçbir rolü yoktur.Gözler de bunu görmez.Ancak Yüce Allah görür.Onun için herkes buna rağbet etmez.</p>
<p>TEMİZLİKTE İHTİYATLI OLMA</p>
<p>Vücut ve elbise temizliği,görünüş tü her ne kadar temizlik derecelerin en aşağısı ise de yine büyük bir fazileti vardır. Fakat şartlarına dikkat etmek,vesveseye kaçmamak ve aşırı su harcamamak gerekir.Vesvese ve aşırı harcamaya kaçmak dinimizce hoş karşılanmamıştır.Hatta günaha bile sebep olabilir.Sofilerin adeti olan çorap giymek,tozdan korunmak için örtünmek,temizliğinde şüphe olmayan suyu aramak ve kimsenin elini sokmaması için ibriği korumak gibi şeylerin hepsi iyidir. Fıkıh âlimlerinin ve bunlara riayet etmeyen diğerlerinin,bu gibi şeylere itiraz etmeleri caiz değildir.Ancak bunları yapanların da fıkıh âlimlerine ve kendilerin uymayanlara asla itiraz etmemeleri gerekir.Zira ihtiyat iyidir ama şu altı şart la:</p>
<p>1. ŞART: Bunlarla geçirilen zaman, daha önemli işleri aksatmamalıdır.Eğer bir kimsenin ilim öğrenmeğe gücü yetiyorsa yahut<br />
fikir ve zikirle meşgul olup keşfi artacaksa veya bir işle uğraşması çoluk çocuğunun geçimini temin edip,başkalarına muhtaç olmasını önlerse ve de temizlikle abdestteki titizlik bu işlerine mani olacaksa,ihtiyat la vakit öldürmesi gerekmez.Çünkü<br />
bütün bunlar ihtiyattan daha önemlidir.Bundan dolayı ashab-ı kiram (A.R.) böyle ihtiyatlarla hiçbir zaman değerli vakitlerini harcamamışlardır.Zira onlar din uğrunda savaşma,helal rızk kazanma ve ilim öğrenmek gibi bu ihtiyatlardan daha önemli işlerle uğraşmışlardır.Bundan dolayı yalın ayak gezer,temiz toprak üzerinde namaz kılar,yere oturup yemek yer,ellerini ayaklarına sürerlerdi.Hayvan terinden sakınmaz ve vücut ile elbisenin temizliğinden çok kalb temizliğine önem verirlerdi.Öyle ise Sofiler böyle yapan kimselere itiraz edemezler.Tersine gevşeklik ve tembellik ederek ihtiyata dikkat etmeyenin de,ihtiyat sahiplerine itiraz etmesi yakışık almaz.Zira ihtiyatlı olmak,ihtiyatsızlıktan daha iyidir.</p>
<p>2. ŞART: İhtiyata uyanlar kendilerine ihtiyatın ikiyüzlülük ve gösterişinden korumalıdırlar.Zira ihtiyat gösteren herkes bir<br />
yerde: &#8221; İşte ben zahidim.Kendimi böyle temiz tutuyorum&#8221; demiş olur.Bunları yapmakla şeref kazanır.Eğer yere yalın ayak basmakla veya başkasının ibriğinden abdest almakla gözden düşeceğinden korkuyorsa kendisini zorlayıp insanların yanında<br />
yalınayak yere basması ve ruhsat yolunu takip ederek kalben ihtiyatlı olmağa çalışması gerekir.Bunları yaparken gururu onu engellerse,ikiyüzlülük felaketinin kendisinde bulunduğunu bilsin.Eğer yapmak isteyip de gururu onu yaptırmazsa o zaman yalınayak dolaşmak,toprak üzerinde namaz kılmak, yani ihtiyatları elden bırakmak farz olur.Zira ikiyüzlülük haramdır.İhtiyatise sünnettir.Eğer sünnet olan ihtiyatı terketmeden haramdan kurtulmak mümkün olmuyorsa,o zaman terketmek<br />
farz olur.</p>
<p>3. ŞART: Arasıra ihtiyatı elden bırakarak,ihtiyatı kendine farz etmemek gerekir.Peygamber efendimiz bir müşrikin (Allah&#8217;a<br />
ortak koşanın) ibriğinden abdest almıştır.Hz. Ömer (R.A.) bir hıristiyan kadınının testinden abdest almıştır.Onlar çoğunlukla toprak üzerinde namaz kılar,araya bir örtü koymadan toprak üstünde uyumayı daha iyi bulurlardı.O halde onların ahlakını kendi nefsine layık görmeyip büyüklenen kimse,ihtiyatla nefsini ters yola sokmuş olur.Böyle hallerde ihtiyattan önemle kaçınmak gerekir.</p>
<p>4. ŞART: Müslümanları incitmeye sebep olan ihtiyatlardan vazgeçmek gerekir. Zira insanların kalbini kırmak haramdır.İhtiyatı terk etmek ise haram değildir.Örneğin selam verdiği bir kimse terli eli veya yüzüyle kendisiyle tokalaşmak yahut sarılmak istese,kendisinin de onunla tokalaşması veya sarılması gerekir.Zira bundan kaçınmak haramdır.Hatta zamanımızda öyle Müslümana iyi davranmak ve yakınlık göstermek,binlerce ihtiyattan daha değerli ve üstündür.Yine birisi seccadesine bassa, ibriğinden abdest alsa,bardağından su içse,onu alıkoyması veya hoşlanmadığı belirmesi çirkin olur.Peygamber Efendimiz bir gün zemzem suyundan içmek istedi.Hz. Abbas (R.A.): &#8220;Bu suya birçok el sokulmuş ve karışmıştır.Sizin için özel bir kova alıp su çekeyim&#8221; dedi.Peygamberimiz buyurdu ki: &#8220;Hayır,ben Müslümanların elinin bereketini daha çok severim.&#8221; Birçok bilgisiz zahid bu incelikleri bilmez,ihtiyat etmeyen insanlardan uzaklaşır,onları incitirler.Hatta bazen babasına,anasına,arkadaşına ve<br />
kardeşine ibriğine veya elbisesine dokundukları için kötü sözler söyledikleri olur.Bütün bunlar haramdır.Farz olmadığı halde ihtiyat sebebiyle böyle davranışlarda bulunmak caiz olmaz.Zira çok zaman bu tür hareketlerde bulunanlarda gurur meydana gelir.Biz böyle yapıyoruz diye insanlara minnet eder sürünmemeleri için uzak dururlar.Kendilerinin temiz olduğunu gösterir ve kendilerinin üstün diğerlerinin pis olduğunu iddia ederler.Oysa pis dedikleri sahab-ı kiramın yaptıklarını yapıyordur.Büyük<br />
abdest ten sonra taş ile temizlenmeyi yeterli görmeyi,büyük günah sayarlar.Kendilerini temiz başkalarını pis görmeleri,kötü ve çirkin ahlaklarından ileri gelmektedir.Kalblerinin pis olduğunu gösterirler.Kalbi bu kötülüklerden temizlemek farzdır. Bütün bunlar insanı felakete götüren sebeplerdir.Oysa ihtiyaten vazgeçmek felakete neden olmaz.</p>
<p>5. ŞART: Yemek,içmek,giyim ve konuşlarda bu ihtiyatlara dikkat etmek gerekir.Zira bunlar daha önemlidir. Eğer önemli olanı<br />
yapmıyorsa,ihtiyatı gösteriş olsun diye veya adet olarak yaptığı meydana çıkar.Cahilin yıkadığı örtü üzerinde namaz kılmaz ama yemekte ihtiyat daha da önemli olduğu halde,onun evinde pişmiş olan yemeği yer,niçin? Zira bu işlerinde samimi değildir. Birçokları pazarcıların evinde yemek yer ama namazlıklarında namaz kılmazlar.</p>
<p>6. ŞART: İhtiyattan dolayı yasak ve kötü şeyler yapmamak gerekir.Mesela: abdest alırken üç defadan fazla dört defa yıkanmak yasaktır.Yine abdesti uzatıp bir Müslümanı bekletmek,çok su kullanıp namazın ilk vaktini g eçirmek,eğer imamsa cemaati bekletmek kötü şeylerdir.Bir Müslümana söz verip vaktinde yerine getirmemek de iyi değildir.Zira diğerinin zamanı boşa gidip, kazancı azalabilir ve çoluk-çocuğu sıkıntıya düşebilir.Bu gibi işler farz olmayan ihtiyat için mübah olmaz. Mesela bazıları<br />
kimsenin kendilerine dokunup sürünmemesi için mescidde geniş bir seccade yayarlar.Bunda üç çeşit kötülük vardır.Biri Müslümanlardan fazla yer almak.Onun hakkı sadece secde edeceği yer kadardır.İkincisi böyle yapmakla safların bitişik olmasını önler.Oysa kardeş gibi omuz omuza dayamak sünnettir.Üçüncüsü: Müslümanlardan köpekten kaçarcasına kaçıyor.Birçok bilgisiz zahidler,kötü olduğunu bilmeden,bu çeşit kötülükler yaparlar.</p>
<p>TEMİZLİĞİN KISIMLARI</p>
<p>Batıni temizlik üç kıs ımdır:</p>
<p>1- Organları günahtan temizlemek (Eli, dili, ayakları, gözleri vs&#8230;haramdan alıkoymak.)</p>
<p>2- Kalbi kötü ahlaktan temizlemek,</p>
<p>3- Kalbini Yüce Allah&#8217;tan başka herşeyden temizlemek,</p>
<p>Zahiri temizlik te üç kısımdır:</p>
<p>1- Pislikten temizlenmek,</p>
<p>2- Abdestsizlik ve cenabetlikten temizlenme (Namaz ve boy abdesti almak.)</p>
<p>3- Vücuttaki kiri ve tırnak,kıl gibi uzayan kısımlarını temizlemek.</p>
<p>PİSLİKTEN TEMİZLENME</p>
<p>Yüce Allah &#8216;ın yarattığı taş ve toprak gibi cansız, bitki gibi canlı şeyler temizdir.Yalnız alkolün azı da çoğu da pistir. Köpek ve domuz dışında bütün hayvanlar da temizdir.(Köpek, Hanefi ve Maliki mezheplerine göre temiz,Şafii mezhebine göre pistir.(İmam-ı Gazali de Şafii mezhebine göre ictihad yapmıştır.) Şu dört tanesi hariç canlıların ölüleri pistir.</p>
<p>1- İnsan ,</p>
<p>2- Balık,</p>
<p>3- Çekirge,</p>
<p>4- Vücutlarında kan dolaşmayan hayvanlar. (Sinek,arı,akrep ve yemeğe düşen böcek gibi.) (Köpek ve domuzun dirileri pis oldu<br />
ğuna göre,ölüleride pist ir).Canlıların iç organlarında değişikliğe uğrayan ve bozulan herşey pistir.Ancak canlılıkları kendinden olan meni,kuş yumurtası ve ipek böceği gibi şeyler böyle değildir.Ter ve göz yaşı gibi şeyler temizdir.Pis olan birşeyle namaz kılınmaz.Ancak zorluk veya mecburiyetten dolayı şu beş şey affedilmiştir.</p>
<p>1- Su bulunmadığı yerde,arka yolun başka tarafa bulaşmaması şartıyla,üçtaşla temizlendikten sonra pisliğin kalan eseri.</p>
<p>2- Yollardaki çamur pistir.Fakat insanın kendisini bu çamurdan koruyamadığı kadarı mahzurlu değildir.Ancak yere düşme veya<br />
elbisenin bir hayvan tarafından yırtılması hallerinde elbiseyi değiştirmek veya temizlemek gerekir.Böyle bir elbise ile namaz kılınmaz.</p>
<p>3- Çizmenin üzerindeki sakınılamayacak pislik affedilmiştir.Çizme bir yerde silindikten sonra,onunla namaz kılınabilir.</p>
<p>4- Az veya çok,elbisede bulunan pire kanı sakınca kabul edilmemiştir.</p>
<p>Ona ter karışsa da hüküm böyledir.</p>
<p>5- Deride bulunan yaralardan çıkan su rengindeki sıvı affedilmiştir.Zira her zaman su akıtan böyle yaralar genellikle sürekli<br />
olarak vücutta bulunur.Ama yara büyük olursa ve içinden cerahat çıkarsa temiz değildir.Zira böyle büyük yaralar her zaman değil,nadir olarak meydana gelir.Böyle yaraları yıkamak farzdır.Yıkandıktan sonra geriye az bir şey kalırsa mahzur teşkil etmez.Kesilen yerden az bir şey kalır da yıkanmasında zarar varsa,namazı kaza etmek gerekir.Zira bu her zaman değil nadir olarak meydana gelen bir özürdür.</p>
<p>TEMİZ OLAN ve TEMİZ OLMAYAN SULAR</p>
<p>Sıvı pislikler,bir defa yıkanmakla temiz olunur.Fakat katı pislikler yok oluncaya kadar yıkanmakla ancak temizlenir.Katı pislik yıkanmadan oğulur,kazılır veya fırçalanırsa,renk ve kokusu kalsa bile temiz olur.Tabiat ta Yüce Allah&#8217;ın yaratmış olduğu her türlü su hem temizdir,hem de temizleyicidir.Yalnız şu dört çeşit su temiz değildir.</p>
<p>1- Kendisiyle bir defa abdest alınmış olan su temizdir (içilir),fakat temizleyici değildir.(Kendisiyle bir daha abdest<br />
alınamaz,pislik yıkanamaz.)</p>
<p>2- Kendisiyle pislik yıkanmış olan suyun renk,koku ve tadında pislikten dolayı bir değişiklik meydana gelmişse temiz olmadığı<br />
gibi temizleyicide değildir.Ama bu suyun renk, koku ve tadında bir değişiklik meydana gelmemişse su temizdir.</p>
<p>3- İki yüz elli menden (500 litreden) az olan ve içine pislik düşen suyun rengi, kokusu ve tadın da bir değişiklik meydana<br />
gelmezse,şafii mezhebine göre pis değildir. Ama su ikiyüz elli menden (500 litreden) fazla olursa ve içine pislik düşmekle de bir değişme olmazsa pis olmaz.</p>
<p>4- Suyun içine zaferan,sabun ve sedir ağacı kabuğu gibi korunulması mümkün olan temiz şeyler düşüp renk, koku ve tadını bozsa<br />
bile su yine temizdir,fakat temizleyici değildir.Eğer çok az değişme olmuşsa o zaman temizleyici de olur.</p>
<p>HADESTEN (ABDESTSİZLİK ve GUSULSÜZLÜKTEN) TEMİZLENME</p>
<p>Bunu beş konuda inceleyeceğiz:</p>
<p>1- Abdest bozmanın (helaya çıkmanın) edepleri,</p>
<p>2- Pislikleri dışarı attıktan sonra temizlenmek,</p>
<p>3- Abdest,</p>
<p>4- Gusül,</p>
<p>5- Teyemmüm.</p>
<p>TUVALETE ÇIKMANIN EDEPLERİ</p>
<p>Açık arazide tuvalete çıkma ihtiyacı hiss ediliyorsa insanların gözünden uzaklaşmak,mümkün olduğu kadar bir duvarın veya yüksek bir yerin arkasına gitmek gerekir.Tuvalet yapılırken şu hususlara dikkat edilmelidir.</p>
<p>a) Oturmadan avret yeri açılmamalı,<br />
b) Yüz güneş ve aya dönülmemeli,<br />
c) Yüz ve arka kıbleye gelmemeli (yan tarafı kıbleye dönük olmalı). Kapalı yerde yönün önemi yoktur.<br />
d) İnsanların toplandıkları yerlerde tuvalet yapılmamalı.<br />
e) Durgun suya su dökmemeli,meyve ağacının altına büyük abdest yapmamalı.<br />
f) Hiçbir oluğa küçük veya büyük abdest yapmamalı.<br />
g) Sert bir cisme veya rüzgara karşı su dökmemeli. Çünkü kendi üzerine sıçrar.<br />
h) Özürsüz olarak ayakta su dökmemeli.<br />
I) Otururken soL ayağa dayanmalı.<br />
j) Abdest veya gusül abdesti alınan yere küçük abdest bozmamalı.<br />
k) Tuvalete sol adımla girmeli,sağ adımla çıkmalı.<br />
l) Üzerin de Yüce Allah&#8217;ın ismi yazılı hiçbir şey açıkta bulundurmamalı.<br />
m) Başı açık tuvalete girilmemeli.</p>
<p>Helaya girerken:</p>
<p>اَللَّهُمَّ اِنِّى اَعُوذُبِكَ مِنَ الرِّجْسِ وَالنَّجَسِ الْخبِيثِ الْمُخْبِثِ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ</p>
<p>&#8220;Allâhümme innî eûzu bike mine&#8217;r ricsi ve&#8217;n necesi&#8217;l habîsi&#8217;l muhbisi&#8217;ş şeytâni&#8217;r racîm&#8221;<br />
&#8220;Allah&#8217;ım, kirden, pislikten tepeden tırnağa pis olanlardan, pisliklerle hemhâl olanlardan (Allah&#8217;ın rahmetinden kovulmuş şeytandan) Sana sığınırım.&#8221;  &#8220;Euzu billahi minerricsin necsil habisil mahberi,mineş şeytanirracim&#8221;</p>
<p>Peygamberimiz (a.s.m.), tuvaletten sağ ayağıyla çıkar ve şöyle dua ederdi :</p>
<p>غُفْرَانَكَ&#8230; اَلْحَمْدُ للَّه الَّذِى اَذَاقَنِى لَذَّتَهُ وَاَبْقَى فِىّ قُوَّتَهُ وَاَذْهَبَ عَنِّى اَذَاهُ</p>
<p>&#8220;Gufrâneke… Elhamdülillahillezî ezagani lezzetehû ve ebkâ fîyye kuvvetehû ve ezhebe annî ezâhû.&#8221;<br />
&#8220;Allah&#8217;ım, Senin mağfiretini dilerim. Nimetin lezzetini bana tattıran, onun kuvvetini bende bırakıp, eziyetini benden gideren Allah&#8217;a hamdolsun.&#8221;<br />
çıkarken de: &#8220;Elhamdülillahillezi ezhebe anni ve ebba aleyya ma yenfeuni&#8221; duaları okunmalıdır.</p>
<p>İSTİNCA (KATI BİR CİSİMLE TEMİZLENME)</p>
<p>İstinca şöyle yapılır: İstinca yapacak olan önce yanına üç kerpiç parçası veya üç düzgün taş alır.Abdest bitince sol eline bir taş alır,pislik bulaşmayan yere koyup çeker.Pisliği etrafa bulaştırmadan temizler.Böylece üç taşı kullanır.Eğer temizlenmezse,iki taş daha kullanır.Taş adedinin tek olmasına dikkat eder.Sonra zekerini sol eliyle alarak sağ elinde bulunan taşa üç defa,eğer taş yoksa duvarda ayrı yerlere üç defa sürer.Zekeri sol elle hareket ettirmek,sağ ele almamak gerekir.Bu şekilde temizlendiğine kanaat getirirse temizleme işlemi biter.Fakat taştan sonra su ilede yıkamak daha iyidir.Su kullanmak istediği zaman,yerinden ayrılıp üzerine su sıçramayacak bir yere gider,sağ eliyle suyu döküp sol eliyle yıkar.Bu işleme pislik tamamen yıkanıncaya kadar devam eder.Suyu çok dökmemek ve temizlemede zorlanmamak gerekir.Böylece içeri su kaçmaz. Hele istinca ile temizlenmede çok rahat olmalı kendini hiç sıkmamalıdır.Bu vaziyette suyun ulaşmadığı yer,iç kısımdan sayılır ve içte kalanlar pislik hükmüne girmez.Ves veseli,kuruntulu davranmamak gerekir.İstibrada (idrardan sonra aleti temizlemede) sol elini zekerin altına koyup üç defa sallar,üç adım yürür ve üç defa öksürür.Böylece temizlenmiş olur.Bundan daha fazla uğraşıp kendine sıkıntı çektirmemek gerekir.Aksi takdirde kuşkuya düşer.Her istinca yapıştan sonra üzerinde bir ıslaklık<br />
kaldığı zehabına düşerse,kilotuna su serpsin ve bu ıslaklık sudandır,desin.Peygamberimiz böyle kuşkuya düşenler için: &#8220;İstincayı bitirince elini toprağa sürsün, sonra yıkasın.Böylece hiç koku kalmaz&#8221; buyurmuştur.İstinca yapılırken şu dua okunur: &#8220;Allahümme tahhir kalbi minennifaki,harssın ferci minel efrahisi..&#8221; </p>
<p>ABDEST NASIL ALINIR?</p>
<p>İstincadan sonra ağzını misvaklar.Ağız şöyle misvaklanır.Önce dış tarafın sağ üst ve sağ alt ,sonra sol üst ve sol alt ,iç tarafta da aynı sıra takip edilerek dişler sonra dil ve damağa değdirilerek ağız misvaklanır.Misvaklama çok önem vermek gerekir.Zira,Peygamberimiz buyuruyor ki: &#8220;Misvakla kılınan bir namaz,misvaksız kılınan yetmiş namaza eşittir.&#8221;<br />
Misvak kullanırken şöyle denir: Yüce Allah&#8217;ın ismini söylediği yeri temizlemeğe niyet ettim.Her abdest alışta misvak kullanmak sünnet olduğu gibi,ağızda bir değişiklik hiss edildiği mesela uykudan kalktıktan veya kokulu bir şey yedikten sonrada misvak kullanmak sünnettir.Devamlı abdestli olmak sünnettir.Zira sevgili peygamberimiz devamlı abdestli olurdu.</p>
<p>Abdest şöyle alınır:</p>
<p>Yüksekçe bir yere oturup yüzünü kıbleye çevirir ve şu duayı okur: &#8220;Bismillahirrahmanirrahim. Euzu bike min hemezat iş-şeyatin.Ve euzu bike Rabbe en yuhdarun.<br />
Sonra sırasıyle şu yolu takip eder:</p>
<p>1- Şu duayı okuyarak her iki elini üç defa yıkar: &#8220;Allahümme inni es&#8217;elükel yümne vel berekete ve euzu bike mineş şu&#8217;mi vel<br />
halketi.&#8221;</p>
<p>2- Namaz için abdest almaya ve abdestsizlikten kurtulmaya niyet eder.(Bu niyet yüzünü yıkayıncaya kadar devam eder.)</p>
<p>3- Ağzına üç defa su verip gargara yapar.Oruçlu olan kims e ağzına su alırken fazla mübalağa yapmamalıdır.Ağıza su verilirken<br />
şu dua okunur: &#8220;Allahümme a&#8217;ni ala zikrike ve şükrüki ve tilaveti kitabike.&#8221;</p>
<p>4- Burnuna üç defa su verir. Burna su verilirken şu dua okunur: &#8220;Allahümme erihni rahiyatel cenneti ve ente anni rad.&#8221;</p>
<p>5- Yüz üç defa yıkanır.Çok sık sakallılar hariç,su kılların dibine ulaşmalıdır.Sakalın üzeri sıvazlanmalı ve parmaklarını<br />
aralarına sokup hilallamalıdır.Parmaklar göz çukurlarında gezdirilip oralarda bir şey varsa temizlenmelidir.Yüzün sınırı: Uzunlamasına,çenenin alt ından,alında saç biten yere kadar,enlemesine de kulaktan kulağa olan kısımdır.Yüz yıkanırken şu dua okunur: &#8220;Allahümme beyyid vechi bi nurike yevme tabyaddu vücudu evliyaike.&#8221;</p>
<p>6- Sağ kol dirseklerle beraber üç defa yıkanır.Yıkanırken dirsek ne kadar geçilirse o kadar iyi olur.Sağ kol yıkanırken şu<br />
dua okunur: &#8220;Allahümme a&#8217;tini kitabi biyemini ve nasibni his aben yesira.&#8221;</p>
<p>7- Sol kolda aynı şekilde üç defa yıkanır. Eğer parmakta yüzük varsa altına su girmesi için oynatılır.Sol kol yıkanırken şu<br />
dua okunur: &#8220;Allahümme inni euzu bike entu&#8217;tini kitabi şimali ev min veraiz-zahri.&#8221;</p>
<p>8- İki elini ıslatıp parmak uçlarını birbiri üzerine koyarak iki el birlikte başın ön tarafından başlayarak arkaya doğru<br />
sıvazlayıp tekrar başlanan yere getirilir. Böylece başın yan taraflarındaki saçlarda ıslanmış olur.Bu hareket bir defa yapılır.</p>
<p>9- Aynı şekilde bütün baş üç defa sıvazlanır. Her defasında şu dua okunur: &#8220;Allahümme gasini birahmetiki ve enzil aleyye min<br />
beratike ve ezlifni tahte arşike yevme la zille illa zilluke.&#8221;</p>
<p>10- Üçer defa her iki elini ıslatıp şehadet parmaklarıyla kulakların deliklerini,baş parmaklarla da kulakların dışını<br />
sıvarlar.Kulaklar meshedilirken şu dua okunur: &#8220;Allah ümmec-alni minellezine yertemi ağlalı.&#8221;</p>
<p>11- Ellerini ıslatıp boynunu sıvazlar ve şu duayı okur. &#8220;Allahümme fi rekabeti minennari ve euzü bike münes selasılı vel<br />
ağlalı.&#8221;</p>
<p>12- Önce sağ ayağını üç defa bilekteki çıkıntıların üst kısmıyla beraber yıkar. Ayak parmaklarının arasını sol elin ince<br />
parmağıyle,ayağın küçük parmağından başlayarak sıvazlar. Bu sıvazlama sol ayakta büyük parmakta başlayıp, küçük parmakta biter. Aynı şekilde sol ayak ta üç kez yıkanır.Ayaklar yıkanırken şu dua okunur: &#8220;Allahümme cebbit kademeyye ales sıratı yevme tezillü ekdemülmünafikin.&#8221; Böylece abdesti bitirdikten sonra şu duayı okur: &#8220;Eşhedü en La ilaheillallah, vahdehü laşerike leh ve eşhedü enne Muhammeden Abduhu ve Resulühü.Allahümmec&#8217;alni minet-tavvabin vec&#8217;alni minel mütetahhirin<br />
vec&#8217;alni min ıbadikes-s alihin.&#8221; Arapça bilmeyenlerin,okuduklarını anlayabilmeleri için bu duaların manalarını öğrenmeleri gerekir.Peygamberimiz buyuruyor ki: &#8220;Abdest alırken Yüce Allah&#8217;ı ananların bütün organları günahlardan temizlenmiş olur.Eğer Yüce Allah anılmazsa,suyun ulaşamadığı yerler temizlenmez.&#8221; Abdestli olunsa bile her namaz kılınışta yeniden abdest almak sünnettir.Zira,Peygamberimiz buyuruyor ki: &#8220;Yüce Allah, abdestini tazeleyenin imanını tazeler.&#8221; Abdestle ancak görünen yerler temizlenir.Yüce Allah&#8217;ı görme yeri olan kalb ise,kötülüklerden tevbe yolu ile temizlenir.Abdest aldığı halde kalbini kötülüklerden tevbe ile temizlenmeyen,padişahı,sarayında misafir etmek isteyen kimsenin evin dış kısımları<br />
temizleyip,padişahın oturacağı özel odayı kir ve pislik içinde bırakmasına benzer.</p>
<p>ABDESTTE MEKRUH OLAN ŞEYLER</p>
<p>Abdestte altı şey mekruhtur:</p>
<p>1- Konuşmak.<br />
2- Suyu yüze çarpmak.<br />
3- Elleri silmek.<br />
4- Güneşte ısınmış suyla abdest almak.<br />
5- Aşırı derecede çok su kullanmak.<br />
6- Bir organı üç defadan fazla y ıkamak.Yüz istenirse toz yapışmasın diye kurulanır,istenirse ibadetinizi devam<br />
etsin diye kurulanmayabilir.Her ikisini de yapmakta sakınca yoktur.Bu niyetlerle yapılırsa her iki şekilde faziletli olur. İbrik ve tasa göre daha mütevazi olduğu için,testi ile abdest almak daha iyidir.</p>
<p>GUSÜL (BOY) ABDESTİ</p>
<p>Cinsi münasebette bulunan,yahut uyurken veya uyanıkken kendisinden meni gelene gusül (boy) abdesti farz olur.Boy abdestinin üç farzı vardır:</p>
<p>1- Bütün vücudu yıkamak.<br />
2- Suyu kılların dibine ulaştırmak.<br />
3- Cenabetlikten temizlenmeye niyet etmek.<br />
Boy abdestinin sünnetleri ise şunlardır:</p>
<p>1- Besmele okumak.<br />
2- Üç defa elleri yıkamak.<br />
3- Vücudun pislik bulunan yerleri (ön ve arka yolları) yıkamak.<br />
4- Yukarıda anlattığımız şekilde sünnetleriyle beraber abdest almak.<br />
5- Ayakları yıkamayı boy abdestinin en sonuna bırakmak.<br />
6- Önce sağ tarafa,sonra sol tarafa sonra da başa üçer defa su dökmek.<br />
7- Elin ulaşabildiği yerleri oğmak.<br />
8- Eğer bir test veya küvette oturuyorsa,oturduğu yerlere temiz suyu<br />
ulaştırmağa gayret etmek.(Zaten bütün vücudu suyla yıkamak farzdır.)<br />
9- İlk önceki yıkamadan sonra avret yerlerine el sürmemek.</p>
<p>TEYEMMÜM</p>
<p>Şu durumlarda teyemmüm yapılır:</p>
<p>1- Su bulamamak veya beraberlerinde arkadaşlarıyle beraber içmelerine yeteceği kadarından fazla su bulamamak.<br />
2- Su bulabileceği yolda yırtıcı hayvan tehlikesinin bulunması.<br />
3- Kendisinin soyulma veya bırakacağı malın çalınma tehlikesinin bulunması.<br />
4- Suyun aşırı derecede pahalı olması.<br />
5- Hasta olanın su kullanması halinde hastalığının artması veya hastalığının artıp ölmekten korkması.<br />
Böyle durumlarda namaz vaktinin sonuna kadar beklenir. Bu süre zarfında yukardaki yollar dışında su bulunmazsa teyemmüm yapılır.</p>
<p>Teyemmüm şöyle yapılır (sırayla):</p>
<p>1- Temiz topraklı bir yere, iki eli tozlanacak şekilde toprağa vurur.<br />
2- Parmaklarını açar &#8220;niyet ettim namaz için teyemmüm yapmağa&#8221; diyerek,<br />
iki eliyle bütün yüzünü sıvazlar.Yüz sıvazlanırken abdestte olduğu gibi,tozun kıllar arasına girmesi gerekmez.<br />
3- Parmaklarında yüzük varsa çıkarır,ikinci defa elini yeri vurur,parmaklarını birbirinden ayırarak sağ elinin arkasını sol elinin içine koyar.Sol elini, aynı şekli muhafaza ederek sağ kolun dirseklerine kadar kaydırır.Sonra sol elini sağ koldan ayırmadan dirseğin üst tarafına çıkarır bu sefer elini parmaklara doğru kaydırır.Sol başparmağı,sağ baş parmağın üzerine<br />
gelecek şekilde sıvazlanmayı bitirir. Sonra sağ elle sol kolu aynı şekilde sıvazlar.Sonra da iki elin avuç içlerini birbirine sürer ve bir elinin parmaklarını diğer elin parmaklarına geçirerek parmak aralarını oğar.Bu anlattığımız eller ve kollar için bir kez yere vurmak yeterlidir.Ancak dirseklere kadar her yere toz temas etmelidir.Eğer bunu yapamazsa birden fazla yere vurabilir.Bir teyemmümle bir farz ve istenildiği kadar sünnet kılınabilir.Ama bir sonraki farz için yeniden teyemmüm yapmak icabeder.</p>
<p>VÜCUTTAKİ FAZLALIKLARDAN TEMİZLENMEK</p>
<p>Vücuttaki fazlalıklar iki kısma ayrılır:</p>
<p>1. KISIM: KİRLER:</p>
<p>Kir deyince saç ve sakal diplerinde,kulakta,burunda,göz kenarlarında, dişler arasında, parmaklar arasında, tırnak altlarında ve vücudun diğer yerlerinde bulunan kirleri kastediyoruz.Baş ve sakaldaki kıl diplerinde bulunan kirler, su, kil (sabun ve) tarakla temizlenir.Peygamber efendimiz,evde olsun, yolculukta olsun tarağını yanından ayırmazdı.Abdest alırken gözün kenarında bulunan kir,çapak veya sürme artıkları temizlenir.Banyoda da kulağın içindekiler temizlenir.Burundaki pislikler burna su çekmek ve sümkürmekle,ağızdaki artık ve diş teki sarılıklar da misvakla temizlenir.Bunlardan başka parmak<br />
boğumlarında,ayağın üst ve altında,tırnak diplerinde bulunan kirleri temizlemek te sünnettir.Kir abdeste mani olmaz.Tırnakların altında aşırı derecede bulunan kirler hariç,suyun deriye ulaşması mümkündür.Bu kirleri sıcak su ile veya<br />
banyo da temizlemek sünnettir.</p>
<p>HAMAMDAKİ FARZ ve SÜNNETLER</p>
<p>Hamamda yıkanmanın dört farzı,on sünneti vardır.</p>
<p>Farzlar şunlardır:</p>
<p>1- Avret kısmını,yani göbekle diz arasında kalan kısmı örtmek,başkalarına göstermemek,<br />
2- Bu kısımları tellaklara oğdurmamak,Tellakların oğması,başkalarının görmesinden daha kötüdür.<br />
3- Başkalarının avret yerlerine bakmamak.Avret yerini açana,dövüşme tehlikesi olmayacaksa nehy-i münker yapılmalıdır.(Bu yaptığının haram olduğu,yapmaması gerektiği söylenmelidir.) Nehy-i münker yapmayan günahkar olur.Hamam giden Hazret i Ömer (R.A.) hamamda yüzünü duvara dönüp gözlerini bir bezle bağlayarak oturduğu anlatılır.<br />
4- Kadınların hayız ve nifastan kesildikten sonraki temizlenmeleri hariç,hamama gitmeleri kesinlikle yasaktır.Hamama gittikleri zaman yukarıdaki yasaklara uymalıdırlar.</p>
<p>Sünnet ler:</p>
<p>1- İnsanlara temiz görünmek için değil,namazda rahat ve temiz olmak niyetiyle hamama gitmek.<br />
2- Hamam ücretini çıkarken değil,girerken vermek.Böylece hamamda çalışanlar daha iyi hizmet eder ve alırmıyım,almaz mıyım? Diye kuşku duymazlar.<br />
3- Hamama sol ayakla girmek ve &#8220;Bismillahirrahmanirrahim. Euzu billahiminer-ricsin-necsil-habisil-mahberi mineş şeytanirracim.&#8221; demek.Çünkü hamam şeytan yeridir.O halde kendisi için yalnız kalabileceği bir yer ayırtmalı veya içerisi tenha olduğu zaman girmelidir.<br />
4- Hamama çabuk girmek ve erken terketmek.<br />
5- İçeri girince çok su kullanmamak şartıyle hemen el yıkamak. Hamamcı gördüğü zaman kızmıyacağı kadar su kullanmalı.<br />
6- Soyunma yerine girince selam vermek.Selam verirken el kaldırmakta bir mahzur yoktur. Hamamda selam verene &#8220;Efekellah (Allah sana sıhhat versin)&#8221; diye cevap verilir.<br />
7- Fazla konuşmamak.<br />
8- Kur&#8217;an-ı Ke rim okumamak.Şeytandan korunmak için &#8221; euzu billahimineş şeytanir-racim&#8221; demek caizdir.<br />
9- Akşam güneş batarken ve akşam ile yatsı arasında hamama gitmek.Zira bu vakitler şeytanın yayıldığı vakitlerdir.<br />
10- Sıcak yere girince cehennem ateşini hatırlamak. Birisi Cehennemin nasıl olduğunu öğrenmek isterse s ıcakta biraz daha fazla otursun.Akıllı olan orada gördüğü her şeyden ahireti hatırlar.Birisi karanlığı görünce,mezarın karanlığını,yılan görünce cehennem yılanlarını hatırlasın.Kötü ve çirkin bir yüz görünce,münker ve nekir&#8217;i aklına getirsin. Korkunç bir ses<br />
duyduğunda Sur&#8217;un çalınmasını düşünsün.Red ve kabul gördüğünde kıyamette red veya kabul edileceğini anımsasın. Bunlar şeriattaki sünnetlerdir.İlave edeceğimiz faydalı bilgiler: Ayda bir kez kalsiyum oksit kullanılmalıdır.Hamamdan dışarı çıkarken nikrin hastalığından korunmak ve başağrısından kaçınmak için ayakları soğuk su ile yıkamak iyidir.Başa soğuk su dökmek iyi değil.Yazın hamamdan çıktıktan sonra biraz yatmak faydalıdır.</p>
<p>VÜCUTTAKİ FAZLALIKLARDAN TEMİZLENMEK</p>
<p>2. KISIM: Bu kısımda vücuttaki şu yedi şeyden temizlenmek gerekir.</p>
<p>1- Saçlar: Memleketin ileri gelenlerinden başka diğerlerinin saçlarını traş etmeleri temizliğe daha uygundur.Fakat en iyisi<br />
saçları bazen kesmek,bazen de uzatmaktır.Her taraftan saçları uzatıp Salı vermek savaşçıların geleneği olduğu için mekruh ve yasak sayılmıştır.</p>
<p>2- Bıyıkları dudak hizasına kadar uzatarak sünnet,daha fazla uzatmak yasaktır.</p>
<p>3- Koltuk altındaki kılları her kırk günde bir yolup koparmak sünnettir.Eğer başlangıçta adet edinilirse bu işlem kolay olur.<br />
Ama adet etmeyenlerin traş etmeleri daha iyidir.Zira bu onlar için daha rahat olur.</p>
<p>4- Kaba avret yerlerindeki kılları en az kırk günde bir ilaçlarla gidermek,kesmek veya traş etmek sünnettir.</p>
<p>5- Tırnakları kesmek sünnettir.Zira tırnaklar uzatılmazsa,altlarında kir toplanmaz. Biraz kirbirikse bile, abdeste zarar<br />
vermez.Çünkü Peygamber efendimiz tırnaklarında kir gördüğü kimselere kesmelerini söylemiştir,namazlarını kaza etmelerini buyurmamıştır.&#8221;Uzayan tırnak altları,şeytanların barınağıdır&#8221; diye bir söz vardır.Tırnakları şu sıraya göre kesmek iyidir: Önce sağ elin işaret parmağı ardından diğerleri,sol elin küçük parmağından başlayıp arkasından ötekileri,sonra sağ ayak en sonda da sol ayak tırnaklar.Sağ soldan,el de ayaktan üstündür.Öyle ise önce sağ elin en üstün parmağı olan şahadet parmağından başlayıp küçük parmağa kadar,sonra sol elin küçük parmağından başlayıp en son sağ elin baş parmağı bitirmeli,<br />
sonrada önce sağ arkasından sol ayak tırnaklarını kesmelidir.<br />
6- Doğum zamanında göbeği kesmek.<br />
7- Sünnet olmak.</p>
<p>SAKAL UZATMANIN EDEPLERİ</p>
<p>İbn-i Ömer ve ashabının bir kısmının yaptığı gibi sakalı bir tutamlık uzatmalı,fazlası kesilmelidir.Ancak daha fazla uzatmak gerekir diyenler de vard ır.</p>
<p>Sakal bırakmakta on şey mekruhtur:</p>
<p>1- Sakalı siyaha boyamak.Peygamberimiz buyuruyor ki: &#8220;Sakalını boyayan cehennemliktir.Zira Kâfirler sakallarını boyarlar.Bunu</p>
<p>ilk önce yapan da Firavundur.&#8221; İbn-i Abbas &#8216;ın rivayetine göre,Peygamberimiz buyuruyor ki: &#8220;Son zamanlarda bazı insanlar sakallarını siyaha boyuyacaklard ır.Onlar cennet kokusunu duyamazlar.&#8221; Peygamberimiz buyuruyor ki: &#8220;İhtiyarların en kötüsü gençlere benzemek isteyenlerdir.Gençlerin en iyiside ihtiyarlara benzemek istiyenlerdir.&#8221; Peygamber efendimiz bunu bozuk niyetten dolayı yasaklamıştır.</p>
<p>2- Sakalı kırmızı veya yeş ile boyamak.Yalnız savaş çıların düşmanlarını yıldırmak ve onlara yaşlarını belli etmemek için<br />
sakallarını bu renklere boyamaları sünnettir.Bu gaye ile bazı âlimler sakallarını siyaha boyamışlard ır.Fakat bu niyetten baş ka bir niyetle boyanırsa,olduğundan başka görünme, yani aldatmaya girer.</p>
<p>3- Başkalarının ihtiyar zannetmesi ve kendisine saygı göstermesi için sakalı kükürtle veya başka bir şeyle beyaza boyamak.<br />
Saygı kazanmak için böyle bir yola başvurmak aptallıktır.Zira hürmet ihtiyarlık veya gençliğe değil,ilme ve akla gösterilir. Enes (R.A.) Peygamber efendimiz vefat ettiği zaman mübarek sakallarında yirmi tane beyaz kılın bulunmadığını söylemiştir.</p>
<p>4- Sakaldaki beyaz kılları koparmak.Sakaldaki beyaz kıllardan utanmak demek,ihtiyarlıktan utanmak demektir.Yüce Allah&#8217;ın<br />
kendisine verdiği nurdan utanmak ise cahilliktir.</p>
<p>5- Henüz yüzünde tüy bitmemiş delikanlılara benzemek için sakalını traş etmek.Bu da cehaletten ileri gelir.Zira Yüce Allah&#8217;ın<br />
bazı meleklere şöyle tesbih ederlerler: Sübhane men zeyyener-ricale billihyi ven-nisai biz-zevaibi (Erkekleri sakalla,kadınları saçlarla süsleyen Yüce Allah bütün ayıp ve noksanlıklardan uzaktır.)</p>
<p>6- Kadınlara güzel görünmek için sakalı makaslar güvercin kuyruğu gibi kesmek.</p>
<p>7- İslam büyüklerinin yaptıklarından daha fazla saçın sakala karışan kısımları ve kulağın üstündeki saçları uzatmak.</p>
<p>8- Siyah gözle veya beyaz sakalla gururlanmak.Yüce Allah kendini beğenenleri sevmez.</p>
<p>9- Sünneti yerine getirmek için değilde,insanlara gösteriş olsun diye taranmak.</p>
<p>10- İnsanların kendisini zahit bilmeleri ve sakalıyla meşgul olacak zamanı bulamadığını sanmaları için sakalı taramak.</p>
<p>I&#8217;ve seen so far is in perfect</p>
<p><a href="http://www.lovepowerman.net">http://www.lovepowerman.net</a></p>
<p><a href="http://www.lovepowerman.com">http://www.lovepowerman.com</a></p>
<p>ibrahim uzun web site admin</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak-7.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir</title>
		<link>http://lovepowerman.com/onlarin-nisanlari-yuzlerindeki-secde-izidir.html</link>
		<comments>http://lovepowerman.com/onlarin-nisanlari-yuzlerindeki-secde-izidir.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 17 Jul 2010 12:07:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>lovepowerman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lovepowerman.com/?p=1047</guid>
		<description><![CDATA[Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“…Onları rükûya varırken, secde ederken görürsün. Allah&#8217;tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir…” (Fetih, 29)
Rasûlullah (sav) buyuruyor:
“Kulun Rabbine en yakın olduğu hal secde halidir. İşte bu sebeple secdede çok dua etmeye bakın!” (Müslim, Salât 215)x
Secdeyi Çok Özledim
Mûsâ Efendi (ks) namazı hiçbir zaman aceleye getirmezlerdi. Yanlarında bir kişi de olsa, hemen [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Cenâb-ı Hak buyuruyor:<br />
“…Onları rükûya varırken, secde ederken görürsün. Allah&#8217;tan lütuf ve rıza isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir…” (Fetih, 29)</p>
<p>Rasûlullah (sav) buyuruyor:</p>
<p>“Kulun Rabbine en yakın olduğu hal secde halidir. İşte bu sebeple secdede çok dua etmeye bakın!” (Müslim, Salât 215)x</p>
<p>Secdeyi Çok Özledim</p>
<p>Mûsâ Efendi (ks) namazı hiçbir zaman aceleye getirmezlerdi. Yanlarında bir kişi de olsa, hemen cemâat olurlar ve mümkün oldukça farz namazları tek başına edâ etmezlerdi. Kıyâmı, rükûsu, secdesi ve oturuşu, hep itmi’nân üzere idi. Hakk’ın huzurunda olduğunu farkederdiniz. Kulun Allâh’a en yakın olduğu secde hâlinde ise, hiç şüphesiz çok farklı bir vuslatı olurdu. Nitekim oturarak namaz kılma zarureti devam edince yakınlarına “Şu anda en çok secdenin hasreti içindeyim. Ah! Rabbim sıhhat verse de namazımı secde ederek kılabilsem” diye tahassürlerini ifade etmişlerdi.</p>
<p>Namaz huzurla edâ edildikten sonra, sıcak bir günde soğuk bir su içmişçesine, mübârek dudaklarından ruhları okşayan bir letâfette “Elhamdülillah” sözü duyulurdu. (Abdullah Sert, Altınoluk Dergisi, 2007-Temmuz)</p>
<p>Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)</p>
<p>el-Müheymin: Mahlûkatını gözetip koruyan, korkulardan emin kılan, her şeye şahit olan, muhafaza eden. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lovepowerman.com/onlarin-nisanlari-yuzlerindeki-secde-izidir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KİMYÂ-YI SAÂDET İMAM-I GAZALİ KENDİNİ TANIMAK-5</title>
		<link>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak-4-2.html</link>
		<comments>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak-4-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Jul 2010 23:10:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>lovepowerman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lovepowerman.com/?p=1027</guid>
		<description><![CDATA[KİMYÂ-YI SAÂDET İMAM-I GAZALİ KENDİNİ TANIMAK-5
6. KISIM: BU DÜNYADA CENNET VE CEHENNEM GÖRÜLEBİLİR Mİ?
SORU: Siz ruhun ölmediğini, sadece vücuttan ayrıldığını söylüyorsunuz.Oysa bazıları ruhun ölümle yok olduğunu, sonradan
tekrar yaratıldığını ileri sürerler. Ne dersiniz?
CEVAP: Ruhun öldüğünü ileri sürenler keskin görüşten yoksundurlar. Zira ayet ve hadisler, ölümden sonra ruhun yerinde
kaldığını kesin olarak belirtmişlerdir.Ölümden sonra iki çeşit ruh vardır.
a) [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>KİMYÂ-YI SAÂDET İMAM-I GAZALİ KENDİNİ TANIMAK-5</p>
<p>6. KISIM: BU DÜNYADA CENNET VE CEHENNEM GÖRÜLEBİLİR Mİ?</p>
<p>SORU: Siz ruhun ölmediğini, sadece vücuttan ayrıldığını söylüyorsunuz.Oysa bazıları ruhun ölümle yok olduğunu, sonradan<br />
tekrar yaratıldığını ileri sürerler. Ne dersiniz?</p>
<p>CEVAP: Ruhun öldüğünü ileri sürenler keskin görüşten yoksundurlar. Zira ayet ve hadisler, ölümden sonra ruhun yerinde<br />
kaldığını kesin olarak belirtmişlerdir.Ölümden sonra iki çeşit ruh vardır.</p>
<p>a) Kötülerin (Kâfirlerin) ruhları,</p>
<p>b) İyilerin ruhları.</p>
<p>İyilerin ruhları hakkında,Yüce Allah buyuruyor ki:&#8221;Allah yolunda öldürülenleri ölü sanmayın. Onlar diridirler, Rablarının<br />
yanında rızıklarını alır ve Allah&#8217;ın onlara verdiği nimetlere sevinirler.&#8221; ALİ İMRAN SURESİ, Ayet : 169-170<br />
Peygamberimiz, Bedir savaşında ölen Kâfirlerin ruhlarına hitap etti. Ashab onların ölmüş olduklarını söyleyince,Peygamberimiz buyuruyor ki: &#8220;Muhammed&#8217;in nefsini kudret elinde bulunduran, Allah&#8217;a yemin ederim ki,onlar sözlerimi sizden daha iyi işitirler.Fakat cevap veremezler.&#8221; Ölüler hakkında söylenenleri araştıranlar, şeriatta ruhların ölümünün söz konusu olmadığını, ancak ölümle sıfatının veya yerinin değişeceğini bilirler.O halde ölümle, ruhtan ve onun bilicilik gibi sıfatlarının özelliklerinden bir şey eksilmiyor. Fakat beyin ve organların ürünü olan his , hareket ve hayal,ölünce yok olur. İnsan buradan yalnız olarak gittiği gibi orada da yalnız kalır. At öldüğünde binicisinde bir değişiklik olmaz. Eğer dokumacı ise yine dokumacı olarak kalır, âlim olmaz. Fakat atı öldüğünde uyukluyorsa gözlerini açar. Yaya olarak yürümeğe başlar.Vücutta ruhun binek hayvanıdır. Binek hayvanı öldüğünde ruhta bir değişme olmaz. Sadece gözleri kapalı ise açılır,gerçeklerin farkına varır.Bu yüzden tasavvuf yolunun başlangıcında olduğu gibi kendinden ve duygularından kopup, aslına inerek Yüce Allah&#8217;ı devamlı olarak ananlara,ahiretin çeşitli durumları görünür, onu zevkle seyrederler. Bu sırada<br />
onların durumu ölülerinkine yakın olur. Zira hayvani duyguları normal yaradılışından bir şey kaybetmediği halde kendini unutmuş ,kendi kendine karşı durgunluk, his sizlik meydana gelmiş , böylece gerçek varlığına dönmesi sebebiyle, onlardan ilgisini kesmiştir.Öyle ise diğer insanların ancak öldükten sonra görebildiklerini, bu kimseler, bu halleriyle daha dünyada iken görürler. Sonradan kendilerine gelip hisler âlemine dönünce, çoğunlukla gördüklerini unuturlar. Fakat yine de bir iz,bir örnek kalır: Eğer cennet gösterilmişse kendisinde onun huzuru, rahatı, sevinç ve mutluluğu kalır. Eğer cehennemi göstermişlerde,kendisinde onun acı ve mutsuzluğu kalır. Eğer hafızasında gördükleri hakkında bir şey kalmışsa, nasıl olduklarını anlatır. Fakat hayal hazinesi,anlatmak istediğini, hatırında kolayca kalabilen bir şeye benzetir. Ondan<br />
öylece bahs eder. Peygamberimiz namazda elini kaldırıp şöyle buyurdu: &#8220;Cennet üzümlerinden bir salkımı bana arzettiler. Onu bu dünyaya getirmek istedim.&#8221; Bahis konusu olan üzüm salkımının bu dünyaya getirilebileceği sanılmasın. Belki de böyle bir şey imkansızdır. Eğer mümkün olsaydı getirir. Ancak ona kalb gözünün görebileceği bir şekilde gösterilmiştir.Bunun imkansız olduğunun aslımı bilmek çok uzun sürer. Her kesin öğrenmesi de gereksizdir.Âlimlerin bu husustaki görüşleri arasında fark vardır. Bir kısmı &#8220;Üzüm salkımının nasıl olduğunu Peygamberden başka kimse bilmez ve ondan başkası da görmedi&#8221; der. Bir kısmı da &#8220;Peygamber namaz içinde hiç elini oynatmadı&#8221; der. Yapılacak çok az bir hareket, namazı bozmaz denmesinin sebebi bundandır. İkinci sınıf âlim bu hareketin gerçek anlamını çok merak eder.Daha önceki ve sonrakilerin ilmi budur zannederler. Bu durumu bilen,fakat bununla yetinmeyip başka şeyle meşgul olan, bu şeyleri onlara Cebrail söyler diyen, gerçeklerden ve şeriat ilminden uzaklaşmıştır.Demek istiyorumki, Peygamberimiz cennetten haber vermesi, taklid veya Cebrail(A.S.)&#8217;den işitme yoluyla olduğu sanılmasın, Cebrail(A..S.)&#8217;dan dinlemekle, kendi girip görmek arasında fark vardır. Cebrail(A.S.) sadece anlatır veya bildirir. Halbuki Peygamberimiz cenneti gördü. Cennet bu dünyadan tamamen görülemez. Onun için Peygamberimiz bu dünyadan<br />
çekilip o âleme gitti. Bir nevi miraca çıktı. Cenneti görüp döndü.Dünyadan çekilmek, kaybolmak iki şekilde olur:Biri, hayvani ruhun ölmesiyle; diğeri, hayvani ruhun kendinden geçiş ,uyuşmasıyle.Bu dünyada, his ve duygular ile cennet görülemez. Yedi kat yerin ve göğün ceviz kabuğuna sığmaması gibi, cennetten ufak bir parça bile bu dünyaya sığamaz. Kulağın gök ve yer şekillerini anlamasının, gözün görmesinden farklı olması gibi, bu dünyadaki bütün duygular, cennetin lezzetlerini anlamaktan uzaktırlar. O âlemin duyguları daha başkadır.</p>
<p>7. KISIM: MEZARDAKİ AZABIN (İŞKENCENİN) ANLAMI</p>
<p>Sıra, kabir azabını anlatmağa geldi. Kabir azabı iki kısımdır: Biri ruhani,diğeride cismanidir. Cismani olanı herkes bilir. Ruhani olanı ise kendini,aslını bilenden baş kası bilemez. Ruhun aslını bilmek, kendi asıl varlığı ile var olduğunu, vücudun sadece bu varlığı ayakta tutacak bir kalıp olduğunu, asıl varlığının ölümden sonrada mevcut olacağını bilmektir.Ölüm de sadece gözün, elin, ayağın, kulağın ve bütün hislerin yok olması,hislerin yok olmasıyla da, eş, evlat , mal, mülk, ev,hizmetçi,akraba,yakınlar, hatta yer, gök ve hisle anlaşılan bütün şeylerin kendisinden alınmasıdır. Ruhunun aslının bilen, bunları bilir.Eğer bu şeyleri seviyorsa, varlığını bunlara vermişse, ayrılırken tabii olarak çok üzülür, işkence çeker. Eğer bunlardan vazgeçmiş ve dünyada iken hiç birisine tutulmamış ise hatta ölümü arzular bir durumdaysa, ölümle rahata kavuşur.Dünyada iken Yüce Allah&#8217;ı sevmiş onu devamlı olarak anmayı kendisine alışkanlık edinmiş dünya ile uğraşmayı gereksiz bulup,bütün varlığıyla kendini O&#8217;na adamış ise öldüğünde, aradaki üzücü ve düşündürücü şeylerden kurtularak sevdiğine kavuşur.Böylece mutlu ve bahtiyar olur.Kendi aslını tanıdığı ve ölümden sonra da var olacağını bildiği halde,bü tün arzu ve sevgisini dünyaya bağlıyan birisinin ölünce, sevdiklerinden ayrıldığı için acı ve üzüntü duyacağı şüphesizdir.Peygamberimiz buyuruyor ki: &#8220;Dünyalık neyi seversen sev, muhakkak ki ondan ayrılacaksın.&#8221; Allah&#8217;tan başkasını sevmeyen, dünyayı ve içindekilerini düşman bilen,dünyadan ancak kendi azığını alan bir kimsenin, ölünce sıkıntıdan kurtulup, rahata kavuşacağıda yine şüphesizdir. Bu iki durumu düşünüp anlayan bir kimsenin, kabir azabının varlığı ve bu azabın Allah yolunda gidenlere olmayacağı hakkında şüphesi kalmaz. Dünya herkesin geçici olarak konakladığı bir evdir, fakat inanan için ayrı, inanmayan için ayrı değerdedir. Bu hususta,Peygamberimiz buyuruyor ki: &#8220;Dünya müminlerin zindanı, Kâfirlerin cennetidir.&#8221;</p>
<p>8. KISIM: KABİR AZABININ ASLI VE DERECELERİ</p>
<p>Kabir azabının aslı, dünya sevgisidir. Fakat şiddet derecesi ayrıdır. Azlığı,çokluğu dünya sevgisine göre değişir. Dünyayı çok seven çok, az seven az azap görür. Demek ki azap, kalbin dünyaya bağlanmasının sevmesinin sonucudur. Yoksa mal, mülk, hizmetçi, hayvan, mevki, büyüklük ve bütün dünya nimetlerine sahip olması, kalbin bunların tümüne bağlı olması şeklinde değil.Örneğin bu dünyada birisine bir atının çalındığını söylese, on atının çalınmasından daha az üzülür. Eğer bütün malını alsalar, malının yarısının alınmasından daha fazla üzülür ve ıstırap çeker. Bütün malının alınmasınada, eşinin ve çocuklarının götürülüp yalnız başına kalmasından daha az üzülür. Ölüm de, malının, eşinin, evladının, dünyada sahip olduğu her şeyin kendisinden alınması, yalnız başına bırakılmas ıdır.O halde, herkesin cezası, dünyaya olan sevgisi ve ondan ayrı bırakılması miktarıncadır.Yüce Allah buyuruyor ki: &#8220;Bu şiddetli azap onlara, dünya hayatını ahiretten üstün tutup sevmeleri<br />
sebebiyledir.&#8221; NAHL SURESİ, Ayet : 107<br />
Ayeti celiledede belirtildiği gibi, dünya nimetlerini sevimli gören, onlara bağlanan kimselerin azapları çok şiddetli olur.Peygamber efendimiz ashaba sordu: &#8220;Muhakkak ki ona dar bir geçim vardı&#8221; TAHA: 124 ayeti kerimesinin anlamı nedir bilir misiniz? Ashab-ı Kiram: &#8220;Allah ve Resulü daha iyi bilir.&#8221; dediler.Peygamberimiz (S.A.S.) buyurdu ki: &#8220;Kâfirin işkencesi mezardadır, doksan dokuz ejderhayı ona musallat ederler. Ejderhanın ne olduğunu bilirmisiniz? Ejderha büyük, kocaman yılandır. Her yılanın dokuz başı vardır. Onu sokarlar, yalarlar ve üzerine üflerler. Bu durum kıyamete kadar devam eder.&#8221;Sağgörü sahipleri bu ejderhaları, ruh gözüyle görürler. Bazı akılsızlar: &#8220;Biz mezarlara baktık, bunlardan hiçbirini görmedik. Eğer mezarlarda böyle bir şey olsaydı, gözlerimiz keskindir, biz de görürdük&#8221; derler. Ejderha, ölenin ruhundadır. Onun ruhundan çıkmaz ki, başkaları görebilsin. Hatta ölümden önce bu ejderha onların içindeydi, fakat bundan habersizdirler,<br />
bilmiyorlard ı. Çünkü ejderha onların sıfatlarından meydana gelmiştir.Başlarının sayısı da kötü ahlaklarının miktarları kadardır. Ayrıca dünya sevgisinden dolayı meydana gelen kin, şöhret hayranlığı ve bunun gibi kötülükler sayısınca kendisinde başlar meydana gelir. Bu ejderhanın nasıl olduğu ve ne kadar çok başının bulunduğu, gerçek görüşlülüğün aydınlığıyla anlaşılabilir. Sayıları da ancak peygamberlik ışığıyla bilinebilir.Çünkü peygamberler kötü ahlakların sayısını bilirler, biz bilemeyiz.Öyleyse ejderha, Allah ve Resulünü inkar edenlerin ruhlarının içine yerleşmiştir ve görünmez. Bu küfrü Allah ve Resulünü bilmediğinden değil,belki bütün sevgisini dünyaya verdiği içindir. Bu hususta,Yüce Allah buyuruyor ki:&#8221;Bu şiddetli azap onlara, dünya hayatını, ahiretten üstün tutup sevmelerinden dolayıdır.&#8221; NAHL SURESİ, Ayet : 107<br />
Yine Yüce Allah buyuruyor ki: &#8220;Kâfir olanlara, ateşe sunuldukları gün şöyle denir: Dünya hayatınızda bütün zevklerinizi yaşayıp bitirdiniz ve yalnız dünyadan faydalandınız.&#8221; AHKAF SURESİ, Ayet : 20<br />
Eğer ejderha onun dışında olsaydı daha kolay olurdu. Zira ondan ayrılabilirdi. Fakat ruhuna yerleşmiş olduğundan ve asıl kendi sıfatı bulunduğundan ondan nasıl kaçabilir?Birisinin cariyesini sattıktan sonra ona aşık olması gib i ruhta bulunan ve<br />
onu sokan ejderha da, ona aşıktır. Kalbte gizlidir ve bugüne kadar acısını da hissetmemiştir. İnsanın ölümden önce kalbinde bulunan doksan dokuz ejderhadan acı duymaması, onlardan haberi olmadığı içindir. Aşık maşukuyla olunca mutluluk duyar, ayrıldığı zaman da üzülür. Çünkü aşk ve sevgi olayınca ayrılma halinde üzüntü de olmaz. Bunun gibi, dünyadaiken rahata sebep olan dünya sevgisi ve aşkı, ayrılıkta azaba sebep olur. Mevki sevgisi ejderha gibi, mal sevgisi yılan gibi, saray ve ev sevgisi akrep gibi ve benzerleri nice sevgiler insan kalbini sokar ve kemirirler.Cariyenin aşığı, ondan ayrılmanın verdiği dertten kurtulmak için kendini suya, ateşe atmak ister veya bir akrebin kendisini s okmasını diler. İnsan da kabirde azap çekerken, dünyada bildiği akrep ve yılanın kendisini incitmesini, ızdırap vermesini ister. Zira bu acılar vücuda olmakta ve<br />
dışardan gelmektedir. Ruhtaki ejderha ise ruhun içinde olup, gözle görülmez.Demek ki herkes azabının sebebini dünyadan, kalbleriyle götürmektedir.Bunun için,Peygamberimiz buyuruyor ki:<br />
&#8220;Bu ceza, (dünyada) yaptıklarınızın size iadesinden başka bir şey değildir.&#8221;Yüce Allah buyuruyor ki<br />
&#8220;Eğer kesin bir bilgi ile bilseydiniz, elbet te cehennemi görürdünüz.&#8221; TEKASÜR SURESİ, Ayet : 5 &#8211; 7<br />
Yine Yüce Allah buyuruyor ki: &#8220;Cehennem Kâfirleri elbette kuşatıcı, içine alıcıdır.&#8221; TEVBE SURESİ, Ayet: 39 ANKEBÛT SURESİ, Ayet: 54<br />
Dikkat edilirse cehennem, onları kuş atıcıdır, onlarla beraberdir,buyruluyor, onları kuşatacaktır, buyrulmuyor.</p>
<p>9. KISIM: MEZARDAKİ EJDERHALAR GÖZLE GÖRÜLMEZ</p>
<p>&#8220;Şeriatın açık hükümlerine göre mezardaki ejderhalar normal gözlerle görülebilir. Oysa ruhun içindeki ejderhalar, görülür cinsten değildir&#8221; diye iddiada bulunanlara derizki, bu ejderhalar görülebilir. Ama ancak ölüler görür. Bu dünyada olanlar göremez. Çünkü o âleme mahsus şeyler, bu dünya gözü ile görülemez.Bu ejderhalar, dünyada bulundukları şekilleriyle, ölüye görünürler yaşayanlar göremezler. Buna, uyuyan bir kimsenin, uykusunda kendisini yılan soktuğunu gördüğü halde, yanında oturanın bunu görmemesini örnek gösterebiliriz. Bu yılan uyuyan için vardır ve acısını o his setmektedir.Uyanık olan kimse için ise yoktur. Uyanık olanın bu yılanı görmemesi,diğerinin acısından bir şey azaltmaz.Bir kimsenin uykusunda kendisini yılan soktuğunu görmesi,bir düşmanından sıkıntı göreceğine işarettir. Rüyada görülen yılanın verdiği acı ve sıkıntı ruha dolmakta ve kalbe gelmektedir. Fakat bu dünyada bir şeye benzetilmek istendiğinden yılan olur. Düşmanı kendisine üstün<br />
gelirse &#8220;zaten bunun rüyasını görmüştüm&#8221; der. Sonra da, &#8221; keşke beni yılan soksaydı da, bu düşmanım arzusuna kavuşmasaydı&#8221; diye söylenir. Çünkü kalbinde duyduğu bu üzüntü yılanın vücuduna verdiğinkinden daha fazla gelmektedir. O halde, böyle bir yılan yoktur, onu ısıran sadece bir hayaldir demek büyük bir hatadır. Bilakis o yılan mevcuttur.Mevcudunun manası &#8220;bulunan&#8221; yokun manası da &#8220;bulunmayan&#8221; demektir.<br />
Rüyada görülen herşey, başkası tarafından her ne kadar fark edilmese bile,gören için vardır. Birinin göremedikleri, baş kaları için var olsa bile onun için bulunmayan bir şeydir. Azap ve azabın sebebi de ölüye ve uyuyana olmaktadır. Ölmeyenler veya uyanık olanlar görmeseler bile. Bunu gören için neden noksanlık olsun ? Yalnız ölü ile uyuyan arasında fark vardır: uyuyan çabuk uyanıp bu azaptan kurtulabiliyor. Bunun için o işkenceye, hayali diyorlar. Fakat ölü,devamlı olarak azapta kalır. Çünkü ölümün sonu yoktur.Bu dünyada his olunanlar da onunla kalıyor.Kur&#8217;an-ı Kerimde ve şeriatta bu yılan akrep ve ejderhaların kabirde bulunduğu söylenmiyor ki, herkes onları gözleriyle görsün ve görülen şeyler listesine girsin. Ama uyuduğu için bu dünyadan uzaklaşanlara, bu ölünün durumu gösterilirse, onu yılan ve akrepler arasında görürler. Çünkü<br />
diğer insanlara uykuda verilenler, bunlara uyanıkken verilir. Onların bu dünya ile meşgul olmaları, öbür dünyanın işlerini görmelerine engel olmaz.Bazıları, mezara baktıklarında bir şey görmedikleri için kabir azabını inkar edenler. Onun içi bu konuyu böyle genişçe izah ettik. Onların kabir azabını inkar etmeleri, öbür dünyanın işlerini anlamamalarından ileri gelir.</p>
<p>10. KISIM: KABİR AZABI HERKES İÇİN YOKTUR</p>
<p>SORU: Eğer kabir azabının sebebi dünyaya bağlanmak ise bundan hiç kimse kurtulamaz. Çünkü kadın, evlat , mal ve yüksek bir<br />
mevkiyi herkes sever. O halde herkes kabir azabını çekecek, bundan hiç kimse kurtulamayacakmıdır?</p>
<p>CEVAP: Durum bu şekilde değildir. Öyle insanlar vardır ki, dünyadan vazgeçmiş , ondan hiçbir zevk ve rahat almaz olmuşlardır. Dünya malını önemsemeyen birçok fakir Müslüman böyledir. Zenginlere gelince, onlar da ikiye ayrılırlar: Bir kısmı bu dünyayı sever ama Yüce Allah&#8217;ı ondan da çok severler. Böyleleri için de kabir azabı yoktur. Bu durumda olanları şöyle bir örnekle açıklayalım.Birisinin evi ve villası vardır, bunları seviyor da. Fakat önderliği,saltanatı, sarayı ve çift liği daha çok s eviyor. Eğer padiş ahın emri ile ona bir şehrin valiliği verilse, o vazifeyi yapmak için sevdiği evinden veya<br />
şehrinden ayrılmakla hiç üzülmez. Çünkü tutkunluk derecesinde olan valilik sevgisi, evin ve şehrin sevgisini siler, onlardan iz bile bırakmaz.Burda olduğu gibi, Peygamber, evliya ve zahidlerin kalbi, kadına, evlada,şehire veya vatana yakınlık duysa bile, Allah sevgisi ve ona yakın olmasının verdiği zevk diğerlerini siler, yok eder. Bu zevk de ölümle meydana gelir. O halde böyle kimseler kabir azabına uğramazlar.Bir kısım zenginler de dünyayı ve içindekileri Allah&#8217;tan daha fazla severler.Kalbleri dünya ile daha fazla meşgul olur. İşte bunlar azaptan kurtulamazlar. Bu tür zenginlerin miktarı daha çoktur. Böyleleri için:<br />
Yüce Allah buyuruyor ki: &#8220;Sizden cehenneme uğramayacak insan katiyyen yoktur.Bu, Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra biz, Allah&#8217;a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtaracağız. Kâfirleri ise toptan cehennemde bırakacağız.&#8221;MERYEM SURESİ, Ayet : 71-72 Böyle kimselere bir süre azab çektirilir, kalblerinde birikmiş olan dünya sevgisini unuturlar.Kalblerine Allah sevgisi tekrar yerleşmeye başlar. Bu,bir sarayı diğerinden, bir şehri başka şehirden, bir kadını başka bir kadından daha çok seven bir kimseye benzer. Böyle birisi çok sevdiğinden ayırıp, daha az sevdiği diğerine bırakılırsa, bir süre çok sevdiğinden ayrıldığı için üzülür, ama daha sonra unutur. İşte kalbte olan Allah sevgisinin aslı, uzun zamandan sonra tekrar ortaya çıkar.Fakat Yüce Allah &#8216;ı hiçbir zaman sevmeyen, devamlı olarak o azapta kalır.Zira o, daima Allah&#8217;tan uzak kalmayı seviyordu. Onu dünya sevgisinden hangi bahane kurtarabilir? Kâfirlerin devamlı olarak azapta kalmalarının sebeplerinden birisi budur.Herkes : &#8220;Ben Yüce Allah &#8216;ı severim&#8221; veya &#8220;Ben Yüce Allah &#8216;ı dünyadan daha çok severim&#8221; diye iddia eder. Fakat bunun şöyle bir ayarı, terazisi vardır: Allah&#8217;ın gönderdiği şeriatın yasakladığı bir şeyi, kendisi arzulayıp istediğinde kalbini Allah&#8217;ın emrine doğru meyletmiş , yaklaşmış görüyorsa,o Allah&#8217;ı dala çok seviyor demektir. İki kimseyi de seven birisi,sevdiklerinin arasında bir ihtilaf çıktığında, kendisini daha çok sevdiğinin tarafında görür ve onu daha çok sevdiğini bununla anlar. Böylece kalp Allah &#8216;ın emirleri doğrultusunda hareket etmedikçe, dil ile söylemenin hiçbir faydası yoktur.Çünkü söylenen yalandır.Peygamberimiz buyuruyor ki: &#8220;La ilahe illallah (Allah&#8217;tan başka ilah yoktur) diyenler, daima kendilerini Yüce Allah&#8217;ın azabından koruyorlar. Bu, dünya işlerini, din işlerine tercih edinceye kadar devam eder. Dünyayı dine tercih edip de, La ilahe illallah (Allah&#8217;tan başka ilah yoktur) dedikleri zaman, Yüce Allah onlara: Yalan<br />
söylüyorsunuz. Bu işten sonra La ilahe illallah demeniz yalan olur, der. &#8221; Buradan basiret sahiplerinin kalp gözleriyle, kabir azabından nasıl kurtulacağını görmelerini, insanların çoğunun kurtulamayacağını, fakat tıpkı dünyaya bağlılıklarının farklı olması gibi, azablarının süre ve kuvvet bakımından çok farklı bulunduğunu anlamak mümkündür.</p>
<p>11. KISIM: KABİR AZABINDAN KURTULMAYI DENEMENİN YOLU</p>
<p>Kendini beğenmiş ve aldanmış olan bazı akılsızlar derler ki: &#8220;Eğer kabir azabı varsa, biz onu görmeyeceğiz. Çünkü bizim onunla hiçbir ilgimiz yoktur. Onun varlığıyla yokluğu bizim için aynıdır.&#8221; Bu boş bir iddiadır. Tecrübe etmeyince anlaş ılmaz. Bu iddiada bulunan birisiz hırsız bir şeyini çaldığında yahut kendisi için çok kıymet li olan bir eşyasını arkadaşını verdiğinde, yahut onu sevenler ondan yüz çevirdiği zaman ya da kendisini kötüledikleri zaman kalbinde hiçbir şey duymaz,<br />
sanki bir başkasının malı çalınmış veya bir başkasının sevdiği şey elinden çıkmış gibi davranırsa, bu iddiası doğru olur. O zaman, ben böyleyim deyip, gururlanabilir. Malı çalınmayana, sevenleri ondan yüz çevirmeyenedek anlaşılamaz. Böyle birisi,malı kendisinden uzaklaştırması ve kabullerden kaçınması lazımdır ki kendini denesin ve sonra kendine güvensin. Birçok insan eş ve cariyeleri ile hiç ilgileri olmadığını zannedip boş adıktan sonra ve sattıktan sonra, kalplerinde bulunan örtülü aşk açığa çıkar, deli divane olur.O halde kabir azabından kurtulmak isteyen, dünya ile zaruret miktarından fazla ilgilenmemelidir. Dünyayı hela gibi kabul etmeli. İhtiyaç duyduğu kadar onu aramalı ve ondan kurtulmak istemelidir. Demek ki mideye yemek doldurmak hırsı, midenin yemeği hazmedeceği kadar olmalıdır. Çünkü her ikisi de lazımdır. Diğer işlerde bunun gibidir. Kalb dünya sevgisinden,dünya meşgalesinden kurtulmazsa, ibaretlere ve Allah&#8217;ı anmaya zaman bulamaz. Allah &#8216;ı anma alışkanlığını kalbe hakim kılmak gerekir. Böylece bu sevgi dünya sevgisini yener. İnsan şeriata uyarak ve Yüce Allah&#8217;ın<br />
emirlerini kendi arzu ve heveslerinden üstün tutarak böyle olduğuna kendinde delil ve vesika aramalıdır. Eğer arzu ve istekleri ona itaat ediyorsa, o zaman kabir azabından kurtulduğuna güvenebilir. Yok eğer böyle olmazsa, Yüce Allah tarafından affa uğramayınca, vücut kabir azabın dan kurtulamaz.</p>
<p>12. KISIM: RUHLA İLGİLİ ÜÇ ÇEŞİT CEHENNEM ATEŞİ</p>
<p>Şimdi de ruhani cehennemi anlatalım: Vücut araya girmeden azap yalnız ruha olduğu için buna ruhani azap diyoruz. Şu ayet i Kerime bunu gösteriyor:Yüce Allah buyuruyor ki: &#8220;Yüce Allah &#8216;ın tutuşturulmuş ateşidir ki, acısı yüreklere kadar çöker ve o<br />
ateş onları kaplar.&#8221; HÜMEZE SURESİ, Ayet : 7-8<br />
O kalbi kaplıyan bir ateştir. Vücutta ilgili olan ateş e cismani (vücut la<br />
ilgili) denir.<br />
Ruhla ilgili olan cehennemde üç çeşit ateş vardır: Biri, dünyaya ait arzu ve isteklerden ayrılmanın verdiği ateş .<br />
İkincisi pişmanlık duyma, utanma ve rezil olma ateşi.<br />
Üçüncüsü de Yüce Allah&#8217;ı görmekten mahrum ve ümitsizolma ateşidir. Bu üç ateş in üçü de, vücutla değil, ruhla ilgilidir. Bu üç ateşin sebeplerini açıklamak gerekir ki, insanların dünyadan göçerken,bunları beraberlerinde nasıl götürdükleri anlaşılsın. Biz bunların basit benzerlerini dünyadaki örneklerle açıklayacağız.</p>
<p>BİRİNCİ ATEŞ: Dünya arzu ve isteklerinden ayrılmanın verdiği ateştir.Bunun sebebi, kabir azabı konusunda anlattığımız gibi, kalbin yaradılışına uygun olarak aşk ve cenneti istemesidir. Sevdiğiyle beraber olmak kalbin cenneti olunca, sevdiğiyle birlikte bulunmamak ta kalbin cehennemi olur. O halde, dünyaya aşık olan, ona bağlanan kimse, dünyada iken cennettedir.<br />
Peygamberimiz buyuruyor ki: &#8220;Dünya mü&#8217;minin cehennemi, Kâfirin ise cennet idir.&#8221; Dünyada cennette olunca, ondan ayrıldıkları ahirette de cehennemde olurlar. Çünkü onu sevdiğinden ayırmışlardır. Demek ki bir ş ey değiş ik iki<br />
durumda hem zevke, hem de üzüntü sebep oluyor.Buna dünyadan bir örnek verelim: Yeryüzünde herşeyin kendisine itaat ettiği, herşeye hükmeden, devamlı güzel cariyeler, hizmetçiler ve kadınlarla eğelenen, muhteşem köşklerde oturan, rengarenk çiçeklerle dolu bahçelerde gezinin bir padişah düşünelim. Padişah bu zevk ve eğlence içinde keyif çatarken aniden bir düşmanı geliyor,o nu yenip kendisine hizmetçi yapıyor. Padişahı kendi milletinin gözü önünde köpeklere baktırırken, onun yanında eşiyle ve cariyeleriyle eğlenip oynuyor.Hizmetçilerine emirler yağdırıyor ve hazinesinden, padişah için çok büyük değerler taşıyan kıymetli şeyleri düşmanlarına dağıtıyor.Böyle bir durumda, padişahın vücuduna hiçbir işkence yapılmadığı halde eşinden, çocuklarından, hükümdarlığından, cariye ve mallarından ayrılmanın acısı kalbine çöker, büyük acılar his seder. Bu sıkıntı ve üzüntüden kurtulmak için öldürmeyi veya vücudunun işkencelerle,dayaklarla yakılmasını diler.Bu, anlatmak istediğimiz ateşin bir örneğidir: İnsan dünyadaiken ne kadarçok nimete sahip olursa, hükmü ne kadar geniş ve dünyadaki zevkleri ne kadar çok olursa onlardan ayrılmanın ateşi de o kadar şiddetli ve yakıcı olur. O halde dünyada çok rahat arayanların, çok şeye kavuş anların dünyaya bağlılıkları, dünya sevgileri çok fazla olduğu gibi, bunlardan ayrılırken kalblerini yakan ateş de daha şiddetli olur. O şiddetli ateşin dünyada örneğini göstermek imkansızdır. Çünkü bu dünyada kalbin çektiği ızdıraplar, tam olarak kalbe ve ruha yerleşmez; hisler ve dünya işleri kalbi meşgul eder. Meşguliyet de azabın tam olarak yerleşmesini engelleyen bir perde gibidir.Onun için böyle bir kimse, bir işle meşgul olur, dikkatini ona verirse,o<br />
ızdırap onda azalır. Eğer bir işle uğraşmazsa, acıyı daha çok duyar. Bu yüzden üzüntü ve acı sahibi, uykudan uyanınca acı ve üzüntüsünü şiddet le hisseder. Zira uykuda iken ruhu her şeyden uzaklaşmış , yalnız kalmıştır. Yani hislerden arınmıştır.Uyandığında hisler geri gelmeden, ona ulaşan ilk şeyin acısı çok kuvvet li olmuştur.Uykudan güzel bir ses le uyanan, derin bir şekilde onun et kisinde kalır.Çünkü kalb uykudan dolayı hislerden uzaklaşmış , arınmıştır. Bununla beraber, uykuda dahi insan bu dünyada tamamen hislerden uzaklaşamaz.İnsanları hislerden ancak ölüm tamamen kurtarır. İşte o zaman,kalbin rahatı veya üzüntüsü çok büyük olur. Oradaki ateşin, dünyadaki ateşle bir benzerliği yoktur. Dünyadaki ateş , o ateşin yetmiş defa suyla yıkanmışıdır.</p>
<p>İKİNCİ ATEŞ: Yapılan rezaletlerden utanmanın ve pişmanlık duymanın ateşidir. Bu ateşi de yine bir örnekle açıklayalım: Bir padişahın gayet aşağı ve düzenbaz bir kimseyi yanına alıp, memleketin yönetimini ona verdiğini düşünelim. Onu kendi haremine alıyor, sırlarını ona açıyor, hazinesini ona teslim ediyor ve ona sonsuz bir güven besliyor. Aşağılık adam, bu nimetlere kavuşunca padişahın emirlerini dinlemez, nankörlük eder.Padişahın hazinesini sorumsuzca harcar, padişahın eşine ve ailesine ihanet eder, çeşitli kötülükler yapar. Oysa görünüş te padişahın emanetlerini korumaktadır.Fakat birgün yine padişahın ailesine kötülük yaparken etrafına bakar ve padişahın bir pencereden kendisini seyretmekte olduğunu görür. O anda anlar ki, padişah hergün kendisini görmüş ve hainliklerinin daha fazlalaşması için ses çıkarmamıştır. Tabi bu suçlarından dolayı herkesin gözü önünde, başkalarına ibret olsun diye öldürülecektir. Böyle bir durumda adamın, yaptığı rezilliklerin den dolayı kalbindeki utancı ve ruhundaki mahcubiyeti düşünün. Vücudunda hiçbir ağrı yoktur. Fakat mahcubiyet ve utançtan kurtulmak için yerin yedi kat dibine girmeğe çoktan razıdır.Bunun gibi insanlar da dünyada, görünüş bakımından güzel görünen, örf ve adetlere ters düşmeyen, fakat aslında kötü ve çirkin olan birçok işler yaparlar. Kıyamet te ona o işlerin aslı gösterildiğinde, rezilliği meydana çıkar, pişmanlık ve utanma ateşi ile yanar. Örneğin dünyada birisini arkasından çekiştirmişse, kıyamet te kendini, bu dünyada akrabasının etini yerken, kızartılmış tavuk yediğini, fakat dikkatli bakınca ölmüş kardeşinin eti olduğunu tanıyan kimse gibi görür. Böyle bir rezalet in büyüklüğünü ve yapan kimsenin kalbinde duyacağı ateşin acısını düşünün. İşte arkadan çekiştirmenin aslı budur. Kıyamet te meydana çıkacaktır. Bunun için rüyasında ölü eti yediğini söyleyenin rüyası başkasının arkasından çekiştirmiş olmakla yorumlanır.Birisi bir duvara taş atsa, biri gelip ona &#8221; senin attığın taş duvardan senin evine düştü ve çocuklarının gözünü kör etti&#8221; dese, adam eve gittiğinde çocuklarının attığı taş la kör olduğunu görünce, kalbinin nasıl bir ateş le kavrulacağını, ne güç duruma düşeceğini düşün. Bu dünyada bir Müslümanı kıs kanan kimse, kıyamet gününde kıskançlığının aslını,<br />
kendisine şu sözler söyleyen kimse gibi görünür: &#8220;Sen birini kıskanır ona düşmanlık beslerdin. Zararı ona değil sana dokunuyor. Senin dinini yok ediyor, gözlerinin ışığı kadar değerli olan ibadetlerin, iyiliklerin onun defterine geçiyor ve sen iyiliksiz kalıyorsun.&#8221; Oysa kıyamet te iyilikler, insana bu dünyada çocuklarının gözlerinden daha çok yarar. Çünkü iyilikler saadet ve kurtuluşuna sebep olacak, halbuki çocukları kıyamet te saadetine sebep olmayacaklardır. Kıyamet te,<br />
görüntüler aslına dönüşüp ruha tabi olduğu zaman, görünen şeylerin ruha uygunluğu ve uygunsuzluğu anlaşıldığında utanmak, çirkinlik ve mahcubiyet ortaya çıkar.Uyku, ölüme yakın olduğundan, rüyadaki işler mana ve aslına uygun şekilde olur.İbni Sirin&#8217;in yanına biri gelip: &#8220;Rüyamda gördüm ki, elimde bir yüzük vardı, kadınların dişilik organlarını, erkeklerin de ağızlarını mühürlüyordum&#8221; der. İbni Sirin: &#8220;Sen ramazan ayında müezzinlik yapıp gün doğmadan ezan okurmuydun?&#8221; diye sorar. Adam evet der. Burada adamın yaptıklarını, rüyasında kendisine nasıl gösterildiğine dikkat eden. Zira ezan,görünüşte bir ses ve hatırlamadır. Ramazan ayındaki anlamı ve aslı ise yemekten ve cinsi birleşmeden alıkoymaktır. Rüyada kendisine kıyamete ait birçok örnekler gösterildiği halde, insanın dünyanın aslından habersiz olması şaşılacak şeydir. Bundan dolayı,Peygamberimiz buyuruyor ki: &#8220;Kıyamet gününde dünya insanlara ihtiyar, çirkin bir kadın şeklinde gösterilir. Onu görenler: &#8220;senden Allah&#8217;a sığınırız&#8221; derler. Onlara: &#8220;uğruna kendinizi mahv ve perişan ettiğiniz dünya işte budur&#8221; denir.&#8221;<br />
O zaman dünyayı o haliyle görenler öyle mahcup olup, öyle utanırlar ki,bu mahcubiyet ve utangaçlıktan kurtulmak için ateşe atılmak isterler.Bunu şöyle bir örneğe benzetebiliriz:Padişahın biri oğlunu evlendirir. Oğlan o gece içki içip sarhoş olur. Sonra zifaf arzusuyla dışarıya çıkıp odasına gitmek ister. Fakat yolunu şaşırıp saraydan çıkar. Bir süre yürüdükten sonra penceresinde Işık görünen bir eve rastlar. Eşinin odasına geldiğini zanneder. İçeri girdiğinde insanların uykuda olduklarını görür. Ne kadar seslenirse de hiçbir cevap alamaz. Uyuduklarını zanneder. Bu sırada üzerinde yeni bir örtü bulunan birini görür. Kendi kendine &#8220;gelin budur&#8221; der ve yanına uzanır. Üzerinden örtüyü kaldırınca, burnuna güzel bir koku gelir. O zaman<br />
iyice emin olur ve &#8221; şüphesiz ki gelin budur, çünkü çok güzel kokuyor&#8221; der.Gece onunla münasebette bulunur. Dilini ağzına koyduğunda, bir ıslaklık hisseder. Kendisine gülsuyu serpildiğini ve eşi tarafından yakınlık gösterildiğini zanneder.Sabah olup kendisine gelince etrafına bakınır ve oranın putperestlerin mezarlığı olduğunu görür. Uyuduklarını zannettiği kimseler, ölülerdir.Üstünde yeni bir örtü bulduğu ve gelin zannettiği ise yeni ölmüş ihtiyar çirkin bir kadındır. Burnuna gelen güzel koku, öldüğü zaman kadının vücuduna sürülen kokudur. Dili ile hissettiği ıslaklık ise, onun pisliğidir.Ölüden uzaklaşıp kendine bakınca, bütün vücudunun baştan aşağı pislik içinde olduğunu görür. Ağzında ve boğazında ölünün ağız suyunun acılığını ve pisliğini görür. Oğlan, bu rezalet , mahcubiyet ve pislik içine gömülmüş halinden utanır ve bir an evvel ölmek ister. Aynı zamanda babası veya askerleri tarafından görülmek korkusuyla tiril tiril titrer. O, bu düşünceler içinde iken kendisini aramaya çıkan padişah ve kumandanları tarafından bu pislik ve çirkinlik içinde yakalanır. O bu alçaklık ve<br />
rezillikten kurtulmak için tekrar yerin dibine geçmeyi ister.İşte dünyayı sevenler de, kıyamette dünyanın zevk ve heveslerini bu şekilde görürler. Şehvet ve arzularının kabarıklığından kalblerinde kalan izler, o kimsenin boğazında, dilinde ve vücudunda kalan pislik ve acılıklar gibidir. Hatta ondan da kötüdür. Zira öbür dünyadaki işleri olduğu gibi anlatmak mümkün değildir. Bu örnek ancak, ruh ve kalbe ait olan utanma ve mahcubiyet ateşinden vücudun habersiz olduğunu gösteren basit bir<br />
örnektir.</p>
<p>ÜÇÜNCÜ ATEŞ: Yüce Allah&#8217;ı görmekten mahrum kalmanın ve o mutluluğu ermekten ümitsiz olmanın verdiği ateştir. Bunun<br />
sebebi,dünyadaki gerçekleri görememek ve cahilliktir. Zira böyle biri, Allah&#8217;ı bilme ilmini elde etmemiş ve kalbini Allah &#8216;ı anarak ve din uğrunda savaşarak temizlememiştirki, öldükten sonra Yüce Allah ona görünsün.Bunu da şöyle bir örnekle gösterebiliriz: Bir adamın, karanlık bir gecede, bir gurup insanla renkleri belli olmayan çakıl taşlarıyla dolu bir yere gitiğini düşünelim. Bütün guruptakiler ona: &#8220;Bu çakıl taşlarından taşıyabileceğin kadar al. Zira biz bunların çok kıymetli olduklarını duyduk&#8221; deseler ve her birisi taşıyabileceği kadar alsalar, o adam da: &#8220;Yarın bunların işe yarar olup olmadıklarını bilmediğin için bu ağır yükü kaldırmam ve bu kadar sıkıntıya katlanmam aptallık olur&#8221; dese, sabahleyin yüklerini alıp oradan uzaklaşsalar ve o adam da eli boş olarak onlarla beraber gitse onları aptal yerine koyup eğlenerek: &#8220;Akıllı ve zeki adam, benim gibi rahat ve hafif gider, aptal olan eşek gibi yüklenir ve mümkün olmayan şeylere açgözlülük eder&#8221; dese, fakat ortalık aydınlanıp,yüklerin cevher ve değerli taşlar olduğu meydana çıkınca, arkadaşları &#8220;niçin daha fazlasını almadık&#8221; derlerken, o adam bir tane bile olsa almamakla aldandığından ölecek gibi olur. Değerli taşlara sahip<br />
olamamanın ateşini kalbinde kuvvetle hiss eder. Arkadaşları beraberlerinde getirdikleri taşları satıp zengin olur ve yeryüzünde birçok mevkiler elde ederken, istedikleri şeylere sahip olurken, o adamı aç, çıplak ve susuz bırakırlar. Onu hizmetlerinde işçi olarak çalıştırırlar. Bu nimetlerden birazda bana verin dediğinde, onlar: &#8220;Sen dün gece bizimle alay etmiyormuydun? Biz de bugün seninle alay ederiz&#8221; derler. Öbür dünyada da böyle olur. Nitekim,Yüce Allah buyuruyor ki<br />
&#8220;Cehennemlikler, cennettekilere: &#8220;Bize biraz su veya Allah&#8217;ın size verdiği rızıktan gönderin&#8221; diye bağırırlar. Onlar da: &#8220;Doğrusu Allah, bunları Kâfirlere haram etti&#8221; derler.&#8221; A&#8217;RAF SURESİ, Ayet : 50<br />
Yine Yüce Allah buyuruyor ki: &#8220;Eğer bizimle eğlenirseniz, biz de sizinle, bu eğlendiğiniz gibi eğleneceğiz.&#8221;HUD SURESİ,Ayet: 38 Bu anlattığımızı cennet nimetlerinin ve Yüce Allah&#8217;ı görmenin elden kaçmasına örnek gösterebiliriz. Örnekte bahs ettiğimiz cevherler iyi amellere, o karanlık yer de bu dünyaya benzer. Cevherleri, yani iyi işleri elde etmeyenler: &#8220;İlerdeki şüpheli nimetler için, neden şimdi eziyet çekeyim?&#8221; derler. Yarın kıyamette ise yukarıda ayette geçtiği gibi, &#8220;- (Ne olur) üzerimize o sudan akıtınız&#8221; derler. Nasıl üzülmez ve hasret çekmesinler? O gün Yüce Allah&#8217;ın çeşit çeşit nimet ve mutlulukları,dünyada iken Yüce Allah&#8217;ı tanıyanlar ve iyi işler de bulunanlara akar.Dünya nimetlerinin tümü, oradakilerin bir anlığının karşılığı olamaz. Hatta cehennemden en son çıkanlara verilenler bile, dünyadakilerin on katıdır.Bu benzetmeler ölçü ve miktarla değil, nimetin ruhu, aslı iledir. O da lezzetin verdiği mutluluktur. Örneğin bir cevher için : &#8220;Bu on altın eder&#8221;denir. Burada değerlendirme ölçü ve miktar bakımı değil, asıl değer itibariyledir. Bu dünya ile öbür dünyanın nimetlerini karşılaştırmamızda böyledir.</p>
<p>13. KISIM: KUHTA DUYULAN ATEŞ, VÜCUDUN ÇEKTİĞİ ATEŞTEN DAHA ÇOK ACI VERİR</p>
<p>Yukarıda ruha ait üç çeşit ateşi yazdık. Şimdi bu ateşin, vücut için olan ateşten daha şiddetli olduğun anlatacağız.Ruha, cana etki etmedikten sonra vücudun, acılardan haberi olmaz. O halde vücudun duyduğu acı, cana ulaşır. Böylece acı artar. İş böyle olunca, ruhun, canın içinde meydana gelen ateş ve acı, muhakkak ki daha büyük olur. Bu ateş ruhun kendi içinde oluşur, dışardan içeriye gitmez.Bütün acıların nedeni, yaradılış icabı olarak kendinin zıddı olan bir şeyin onu kaplamasıdır. Vücudun yaradılış olarak icabı; bu bileşimin kendinde kalması, parçalarının ve hücrelerinin olduğu gibi sağlam kalmasıdır.Vücudun herhangi bir kısmı yara almak suretiyle birbirinden ayrılınca, zıddı meydana gelir ve acı duyar. Yara bir yeri diğerinden ayırır, aradaki hücrelere ateş düşer ve birbirinden ayrılırlar. Her hücre ayrı bir acı duyar.Bunun için yanığın acısı çok zor ve şiddetlidir. Öyle ise, kalpte yaratılışı icabı olması gereken şeyin yerine onun zıddı yerleşince, ruhta onun acısı daha büyük olur.Kalbin yaradılışının icabı Yüce Allah &#8216;ı bilmek ve görmektir. Ona, görmenin zıddı olan görmemezlik yerleşirse,sonsuz acı çeker. Eğer böyle olmasaydı,kalbler bu dünyada ölmeden evvel hastalığa, (Allah&#8217;ı tanıyamama hastalığına) düşmezdi. Fakat insanın eli veya ayağı uyuşup hissizleştiği zaman, bu uyuşuk organa bir ateş parçası değse,uyuşukluğunun yok olmasının nedeni o anda anlayamaz. Organ ateşe değince uyanır. Bunun gibi kalpler de dünyada uyuşuk ve hissiz olur. Bu uyuşukluk ölümle kalkar.Öldükten sonra ateş bir yolunu bulup, ruhun içinden yükselir. Bu ateş başka bir yerden gelmez. Ruh onu beraberinde götürmüş , ruhun içindedir.Fakat kesin bilgi ile bilmediği için dünyada onu görememiştir. Orada ise her şeyi kesin olarak görebildiği için onun da farkına varır.Yüce Allah buyuruyor ki:&#8221;Dikkat edin. Şayet kesin bir bilgi ile bilmiş olsaydınız, elbet te cehennemi görürdünüz.&#8221; TEKASÜR SURESİ, Ayet : 5 &#8211; 7<br />
Şeriatın, vücudun gireceği cennet ve cehennemi uzun uzadıya anlatmasının nedeni, onların herkes tarafından anlaşılıp bilinmesi mümkün olduğu içindir. Bu sözümüzün büyüklüğünü anlamayanlar, beğenmeyenler çoktur. Küçük bir çocuğa: &#8220;Çok çalışıp öğrenmeye bak. Eğer öğrenmezsen babanın makamı ve yeri sana kalmaz, sen de o mutluluktan mahrum kalırsın&#8221; denildiğinde, çocuk bunun ne demek olduğunu anlamaz ve bu ona önemli bir şeymiş gibi görünmez. Fakat : &#8220;Bunu öğrenmezsen öğretmenin kulağını çeker&#8221; dendiğinde bundan korkar. Çünkü bunun ne demek olduğunu anlar.Öğretmenin çocuğun kulağını çekmesi doğru olduğu gibi, babasının padişahlığından mahrum kalma ateşi de doğrudur. Öğretmenin, talebinin kulağını çekmesi, onu terbiye etmek içindir. Bunun gibi vücudun göreceği cehennem vardır, doğrudur. Aynı zamanda Yüce Allah&#8217;ı görmekten mahrum kalma ateşi de doğrudur. Vücudun göreceği maddi cehennem, Yüce Allah&#8217;ı görmekten mahrum kalma cennetinin yanında, Padişahlıktan mahrum kalmanın yanında, kulağın çekilmesi gibidir.</p>
<p>I&#8217;ve seen so far is in perfect</p>
<p><a href="http://"><a href="http://www.lovepowerman.net">http://www.lovepowerman.net</a></a></p>
<p><a href="http://www.lovepowerman.com">http://www.lovepowerman.com</a></p>
<p>ibrahim uzun web site admin</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak-4-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KİMYÂ-YI SAÂDET İMAM-I GAZALİ KENDİNİ TANIMAK-4</title>
		<link>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak-4.html</link>
		<comments>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak-4.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Jul 2010 13:30:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>lovepowerman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lovepowerman.com/?p=1024</guid>
		<description><![CDATA[3. KONU: DÜNYAYI TANIMAK Bu konuda beş kısım vardır.
1. KISIM: İNSANIN DEVAMLI OLARAK DÜNYADA YAŞAMAMASININ NEDENİ?
Dünya, din yolcusunun konak yeri, yolcuyu Allah&#8217;a götüren bir yol,misafirlerin azıklarını sağlayabilmeleri için açıkta kurulmuş süslü bir pazardır.İnsanın iki değiş ik durumu vardır: biri dünya, diğeri ahirettir. Ölümden önceki, kısa süreli ilk duruma dünya, ondan sonraki duruma ise ahiret denir. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>3. KONU: DÜNYAYI TANIMAK Bu konuda beş kısım vardır.</p>
<p>1. KISIM: İNSANIN DEVAMLI OLARAK DÜNYADA YAŞAMAMASININ NEDENİ?<br />
Dünya, din yolcusunun konak yeri, yolcuyu Allah&#8217;a götüren bir yol,misafirlerin azıklarını sağlayabilmeleri için açıkta kurulmuş süslü bir pazardır.İnsanın iki değiş ik durumu vardır: biri dünya, diğeri ahirettir. Ölümden önceki, kısa süreli ilk duruma dünya, ondan sonraki duruma ise ahiret denir. Dünyadan gaye, ahiret için azık toplamaktır. Çünkü insan ilk yaratıldığı zaman, sade ve eksik yaratılır. Fakat olgunlaşacak, meleklerin derecesine ulaşacak yetenektedir. Böylece yaratanına yakışacak bir kul olur. Yüce Allah&#8217;a yakışır bir kul olmayı, doğru yola ermek ve Yüce Allah&#8217;ın cemalini seyredenlerden olmak anlamında kullanıyoruz. Kulun en büyük saadeti, cenneti budur. Ve o, bunun için yaratılmıştır. Kalb gözü açılmayana dek gerçekleri göremez ve o cemali idrak edemez. Bu da ancak marifetle, biliş ile elde edilir.Yüce Allah&#8217;ın cemalini bilmenin anahtarı, O&#8217;nun yarattığı şeylerdeki akıl durdurucu durumları bilmektir. Bu yarattığı şeyleri bilmenin anahtarı, önce insan duygularıdır. Bu duygular, ancak su ve topraktan meydana gelmiş olan vücutta bulunurlar. O halde, duygular bunun için su ve toprak âlemine düştü. Ancak bu şekilde, ahiret azığını elde eder, hisleriyle kendinin dışında olanları bilir. Kendini tanımak anahtarıyla de, Yüce Allah&#8217;ı tanır. Bu hisler vücutta bulunduğu ve faaliyet gösterdiği sürece, o kimseye, dünyadadır, denir. Hislerden ayrılıp, özü ve öze ait sıfatları kalınca, ona, ahirete gitti denir. O halde insanın dünyada bulunmasının sebebi, azık hazırlamaktır.</p>
<p>2. KISIM: DÜNYANIN ASLI ve NEDENİ</p>
<p>Dünyada insana iki şey lazımdır: Birincisi, kalbin öldürücü sebeplerden korunması ve gıdasını elde etmesi, ikincisi de vücudun öldürücü şeylerden korunması ve gıdasını elde etmesi.Kalbin gıdası Yüce Allah&#8217;ı tanımak ve sevmektir. Çünkü her şeyin gıdası tabii özelliklerine uygundur. Daha önceki satırlarımızda da, kalbin özelliğinin Allah&#8217;ı tanımak ve sevmek olduğunu anlatmıştık. Kalbin mahvolmasının sebebi, Yüce Allah&#8217;tan başka şeylerin sevgisine dalmaktır.Vücudu kalb için korumak gerekir. Yoksa vücut birgün yok olur, ama kalb devamlı var olacaktır. Hacıyı hacca götüren deve gibi, vücut ta kalbin binek hayvanıdır, taşıtıdır. Deve hacıya lazımdır, hacı deveye değil. Eğer hacca giden, deve ile gidiyorsa, hacca gidinceye kadar devenin yemini,suyunu ve örtüsünü bulması gerekir. Hactan sonra onun sıkıntısından kurtulur. Ancak deve ile ihtiyacı miktarınca uğraşmalıdır. Yoksa bütün zamanını ona yem vermek, süslemek ve onu korumakla geçirirse, kafileden geri kalır ve mahvolur. İnsan için de durum aynıdır. Eğer bütün zamanını,vücudunun kuvvetlenmesine ve onu yok eden sebeplerle uğraşmasına<br />
harcarsa, kendi saadetinden mahrum kalır.</p>
<p>Dünyada vücudun üç şeye ihtiyacı vardır:</p>
<p>1- Bes lenmek için yemek,<br />
2- Korunmak için giyinmek,<br />
3- Sıcak ve soğuktan kurtulmak için bir eve sahip olmak.<br />
Bunları yerine getirirse yok olmaktan kurtulur. O halde insanlar için dünyada bunlardan başka şeyler gerekli değildir. Zaten dünyanın esası da bunlardır. Kalbin gıdası, besini is e marifettir. Bu marifet ne kadar çok olursa, o kadar iyi olur. Vücudun gıdası da yemektir. İhtiyaçtan çok olursa,onun mahvına sebep olur. Yüce Allah şehveti, insana yemekte, ev edinmede ve giyinmekte vücudun gereksinmesinin meydana gelmesi için vermiştir. Binek hayvanı olan vücut ancak bu şekilde yok olmaz.Şehvet  kendisine verileni yeterli bulmayan, her zaman daha fazlasını isteyen bir şekilde yaratılmıştır. Akıl, onun hududu nu aşmamasını sağlamak için yaratılmıştır. Peygamberler aracılığıyle gönderilen şeriatler, şehvetin sınırını belirlemek içindir.<br />
Şehvet , yaratılırken insana verilmiştir. Çünkü şehvetin ürünü olan arzu ve istekler, çocukta bulunur. Akıl ise sonradan gelişir. Demek ki arzu ve istekler, daha önce vücuda yerleşmiş , hükümranlık kurmuş ve itaat etmeyi istemez olmuştur. Akıl ve şeriat , ondan sonra gelmiş tir.Demek ki bütün varlığını kuvvet kazanmaya, elbise ve mesken edinmeğe vermemeli ve bundan dolayı kendini unutmamalıdır. Bu kuvvet ve elbisenin neye yaradığını, ne için olduğunu bilmesi, hatta kendinin bu dünyada<br />
neden bulunduğunu anlaması, ahiret için azık olan kalbin gıdasını unutmaması için geldiğini idrak etmesi icab eder.Bu yazdıklarımızda dünyanın aslını, ne bizim bir bela olduğunu ve amacını anlattık. Şimdi de dünyanın dallarını ve kısımlarını açıklayalım.</p>
<p>3. KISIM DÜNYANIN ASLI ÜÇ ŞEYDİR: YEMEK, ELBİSE ve EV EDİNME</p>
<p>Dünyanın varlığı dikkatlice incelenirse üç şeyden meydana gelmiş olduğu görülür. </p>
<p>Birincisi: Yeryüzünde bulunan maden, bitki ve hayvan gibi şeylerdir.Toprak, ev ve ziraat yapmak içindir. Madenler çeşitli<br />
aletler için,hayvanlar da binek, taşıt veya etlik içindir.</p>
<p>İkincisi ve üçüncüsü de kalbin ve vücudun bunlarla meşgul olmasıdır. İnsan kalbini onu sevmek veya istemekle, vücudunu da onu düzeltmek ve onun işlerini yapmakla uğraştırır.Kalbi dünya tutkusu ile meşgul etmek, kalbin mahvolmasına sebep olan<br />
hırs , kıskançlık, pintilik, düşmanlık ve benzer kötü sıfatları meydana getirir.<br />
Vücudu aşırı olarak dünya işleriyle uğraştırmakta, kalbe meşguliyet verir,böylece aslını unutur,tamamen dünya işlerine dalar.<br />
Dünyanın aslı üç şeydir demiştik: Yemek, elbise ve ev edinme.Bunun gibi insanlar için gerekli olan sanatlar da üçtür:Ziraatçılık, dokumacılık ve marangozluk. Yalnız bu sanatların her birinin çeşitli dalları vardır. Bazıları ona hazırlık içindir: Pamuk döven ve iplik yapanın dokumacıya çalışması gibi. Bazısıda tamamlar: Terzinin elbise dikerek dokumacının işini<br />
tamamlaması gibi. Bunların herbiri için çeşitli aletlere ihtiyaç vardır. Bunlar odun, maden, deri vs&#8230; gibi şeylerdir.Böylece odunculuk,demircilik,dericilik vs&#8230; gibi sanatlar meydana gelir.Bunların her birisi diğerine muhtaçtır.Çünkü herkes bir işi bütünüyle yapamaz. Böylece terzi, dokumacının ve demircinin işini, demircide diğer ikisinin işini yapmak üzere bir araya gelir. Böylece toplum yerleşir, oluşur ve aralarında geçimsizlik ve düşmanlık başlar. Çünkü hiçbiri kendi hakkına razı olma, daha fazlasını, baş kasınınkinide ister. Böylece üç sanata daha ihtiyaç doğar:<br />
Birincisi: Saltanat ve siyaset ,<br />
İkincis i: Kadılık ve hakimlik,<br />
Üçüncüsü:  Kanunu koyan fıkıh sanatıdır. Her ne kadar bunların çoğunun el ile bir ilgisi yoksa da yine de her biri birer sanattır.Böylece insanın dünya ile olan ilgisi çoğalır ve dünya ile haşır-neşir olur.İnsanlar bu işler arasında kendilerini kaybederler ve bütün bunların aslında şu üç şey için olduğunu unuturlar: yemek, giymek ve evedinmek.Bu üç şey vücut için, vücut ta kalb için gereklidir. Kalb te Yüce Allah&#8217;ı bilmek için lazımdır.O halde kendini ve Yüce Allah&#8217;ı unutanlar; kendini, Kabe&#8217;yi ve neden yolculuk yaptığını unutup bütün zamanını deveye bakmakla geçiren hac yolcusuna benzerler.Demek ki dünya ve aslı, bu anlattığı şeylerdir. Kim orada iken yolculuk için hazırlık yapmaz, işini bitirmez, ahireti düşünmeyip, dünya ile<br />
ihtiyacından fazla meşgul olursa, dünyayı tanımamış olur.Bunun tek sebebi ise cahilliktir. Bu hususta,Peygamber efendimiz buyurmuş tur ki:<br />
&#8220;Dünya Harut ve Maruttan daha büyük büyücüdür. Ondan kaçının.&#8221;<br />
dünya bu kadar mahir bir büyücü olunca, onun hile ve aldatmacalarını,işlerinin neye benzediğini insanlara açıklamak fark olur. Şimdi dünyanın neye benzediğini açıklayalım:</p>
<p>4. KISIM DÜNYANIN ALDATICILIĞI HAKKINDA ÖRNEKLER ve İNSANLARIN GAFLETİ</p>
<p>Dünyanın aldatıcılığını ve insanların gafletini birkaç örnekle açıklayacağız:</p>
<p>1. ÖRNEK: Dünyanın en büyük aldatıcılığı, insana kendisini devamlı kalacak şekilde göstermesidir. Halbuki o, devamlı hareket eder ve insandan kaçar. Fakat safha safha ve gayet yavaş hareket eder. Kendisine bakıldığı zaman hareketsiz görünen fakat daima uzayan gölge gibidir. İnsan bilir ki,ömrü devamlı gidiyor ve yavaş yavaş kendisinden her an biraz daha uzaklaşıyor. İşte bu uzaklaşan ve kaçan dünyadır, insana veda ediyor.Ama insan anlamak istemiyor.</p>
<p>2. ÖRNEK: Dünyanın aldatmacılığından biride, kendini insana sunuyor gibi göstermesi, onu kendine aşık etmesi, devamlı onunla kalacağını, bir başkasına varmıyacağını imaetmesidir. Halbuki sonradan insana aniden düşman kesilir. Bu bakımdan, erkekleri aldatıp kendisine aşık ettikten sonra, evine götürerek zehirleyen zâlim bir dul kadına benzer.Hz. İs a (A.S.) mükaşefede iken dünyayı ihtiyar bir kadın şeklinde görüp<br />
sordu:- Kaç kocan var?<br />
- O kadar çokki sayamam.<br />
- Öldüler mi, yoksa seni boşadılar mı?<br />
- Hayır, hemen hemen tümünü ben öldürdüm, dedi.<br />
Bunun üzerine İs a (A.S.): &#8220;Diğ erlerine ne yaptığını gördükleri halde yinede ibret almayıp seni istiyen bu ahmaklara şaşarım.&#8221; buyurdu .</p>
<p>3. ÖRNEK: Dünyanın aldatmacalarından biriside, dışını süsleyip bela ve sıkıntılarını gizlemesi, kendine dıştan bakan cahilleri yanıltmasıdır. Bu bakımdan, çirkin yüzünü örtüp, ipekli ve süslü elbiseler giyen ihtiyar bir kadına benzer. Uzaktan görenler çarpılırlar, fakat yüzündeki örtüyü kaldırınca pişman olur, üzülürler rezaletini görürler.Peygamber (S.A.S.) efendimiz buyuruyorki:&#8221;Kıyamet gününde dünya, yeşil gözlü, dişleri dökülmüş , çirkin, ihtiyar bir kadın şekline getirilir. Onu görenler: Allah korusun bu rezil ve çirkin şeyde nedir? Derler. Onlara: Bu, uğrunda birbirinizi kıskandığınız, birbirinize düşman kesildiğiniz, kandöktüğünüz, merhameti terkettiğiniz ve aldandığınız dünyadır, derler. Sonra onu cehenneme atarlar. Dünya der ki:Ya Rabbi, beni sevenler nerededir? Yüce Allah onların da getirilip cehenneme atılmalarını emreder.&#8221;</p>
<p>4. ÖRNEK: Birisi, dünyaya gelmeden daha önceki ölçüsüz zamanı ve içinde bulunmayacağı gelecekteki seneleri, yani önceliksiz ile sonsuzluk arasındaki birkaç günlük ömrünü hesaplarsa, dünyada geçici bir misafir olduğunu,ilk yerinin beşik,son yerinin mezar ve bu ikisi arasında birkaç konak bulunduğunu görür.Her yıl bir konak, her ay bir fersah,hergün bir mil ve her nefes bir adım gibidir. İnsan ise bu yolu katedmek için durmadan yürür. Kiminin bir fersah, kiminin daha az, kiminin daha çok yolu kalmıştır. Kendisi ise devamlı burada kalacakmış gibi üzüntüsüz ve düşüncesizce oturmuş ,on sene içinde bile kendisine lazım olmayacak şeyleri düşünmekle uğraşmaktadır. Oysa belki on gün sonra toprak altında olacaktır.</p>
<p>5. ÖRNEK: Sevgisini dünyaya verip ondan aldıkları zevklerden dolayı ahirette rezillik ve sıkıntı çekenler, çok yağlı yemekler tıkıştırıp üzerine tatlı şerbetler içerek midesini bozan, sonrada midesinde, ağzında ve dışkısındaki rezaleti görerek utanan, pişman olan &#8220;lezzetleri geçti, pislikleri kaldı&#8221; diyen kimse gibidir. Yemekler ne kadar çok olursa ağırlıkta o kadar fazla olacağı gibi, dünya lezzeti de ne kadar çok olursa,sondaki rezillik o kadar fazla olur.Bu,can çekişen insanlarda apaçık görülür.Zira çok zengin,bağ,bostan, cariye, köle, altın ve gümüş sahibi olan kişi ölürken,bunlardan ayrıldığı için duyacağı üzüntü,malı-mülkü az olanlarınkinden daha çok olur. Bu acı ve üzüntü ölümle yok olmaz.Bilakis daha da artar.Çünkü sevgi kalbin sıfatıdır. Kalb ise ölmez, olduğu gibi kalır.</p>
<p>6. ÖRNEK: Uğraştığı dünya işleri, insana az gelir, bununla uğraşmanın uzun sürmeyeceğini zanneder. Belki de yüz işten ancak bir tanesi ortaya çıkar ve ömrü o işle uğraşmakla geçer.İsa (A.S.) diyorki:&#8221;Dünyayı arayan, deniz suyu içene benzer. Ne kadar çok içilirse o kadar susuzluk artar, çok içilince sonunda öldürür. Yine de susuzluğun harareti eksilmez.&#8221;<br />
Peygamberimiz (S.A.S.) de buyuruyor ki:<br />
&#8221; Suya girenin ıslanmaması imkansız olduğu gibi, dünyada olupda ona bulaşmamak imkansızdır,&#8221;</p>
<p>7. ÖRNEK: Çok misafirperver bir adam düşünün: Misafirler için odalar süsler, onları gurup gurup çağırarak, önlerine kuru yemişlerle dolu altın ve gümüş tabaklar çıkarır, yanlarınada güzel kokular saçan ateş dolu mangallar koyar, gelen misafirler önlerindeki tatlıları ve meyveleri yer,fakat kendilerinden sonra gelenler için tabak ve mangalları bırakırlar.Dünyaya gelenin hali böyle bir adamın evinde misafir olmaya benzer. Onun adetini bilen ve akıllı olan herkes , ateşte ısınır, güzel kokulara bürünür,meyveleri yer, fakat mangal ve tabaklara dokunmaz,teşekkür edip kalkar gider. Ahmak olan, bunları kendisine verilmiş zanneder,giderken hepsini alıp götürmek ister. Fakat tam gideceği zaman elinden alındığında üzülür,canı sıkılır, feryad eder. İşte dünya da tıpkı böyle, yolcuların azıklarını bedava alacakları, fakat içerde bulunan şeyler için açgözlülük etmeyecekleri misafir konağına benzer.</p>
<p>8. ÖRNEK: Dünyaya karşı aşırı ilgi duyanlar, onunla devamlı meşgul olup ahireti unutanlar, gemide yolcu olup, bir adaya yanaşarak ihtiyaçlarını gidermek için dışarıya çıkanlar gibidir. Kaptan: &#8220;Hiç kimse fazla kalmasın,temizlikten başka bir şeyle meşgul olmasın. Gemi hemen kalkacaktır&#8221; der.Yolcular adaya dağılırlar. Akıllı olanlar, çabucak temizlenerek geri döner,<br />
boş olan gemide daha güzel ve daha uygun bir yer tutup oraya oturur.Başka bir gurup adanın güzelliğine ve çekiciliğine kapılır, şaşkınlıkla etrafındaki çiçeklerin harikuladeliğine, bülbüllerin şakırdamalarına dalar.Gemiye dönünce rahat yer bulamaz,dar ve karanlık bir yerde oturmanın sıkıntısını çekerler. Başka bir gurupda yalnız bakmakla kalmaz, çiçekleri ve güzel taşları toplamaya koyulur. Gemiye döndüklerinde yer bulamaz, dar bir köşeye sıkışırlar.Çok defa çakıltaşlarını da omuzlarının üzerinde taşır.Aradan bir iki gün geçince getirdikleri çiçekler solmaya başlar, kararır,etrafa kötü kokular saçar. Bu sefer pişman olurlar, atacak yer bulamazlar,yükü ve sıkıntıyı omuzlarında taşırlar. Diğer bir gurupta adadaki güzellikler karşısında apışıp kalır, kendilerinden geçerler. Kaptanın çağrısını duymazlar ve adada kalırlar. Böylece kimisi açlıktan ölür, kimisi de yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanır.Bu örnekte gördüğümüz birinci gurup Allah&#8217;tan korkup günahlardan kaçan mü&#8217;minlere benzer. Sondakiler de Kâfirlere. Çünkü Kâfirler, son gurubun gemiyi unutması gibi, Allah&#8217;ı ve ahireti unuturlar, bütün varlıklarını dünyaya verirler. Onlar hakkında,Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8220;Dünya hayatını ahiretten daha çok sevdiler.&#8221; NAHL SURESİ, Ayet : 107<br />
Örnekte gördüğümüz, gecikmiş olmakla beraber, yine de gemiye dönen iki gurup Allah&#8217;a inanmakla beraber, O&#8217;nun buyruklarına kulak asmayarak,dünyadan vazgeçmeyenlere benzerler. Bir kısmı fakir kalır, bir kısmı da çok şey toplayıp yükünü fazlalaştırır.</p>
<p>5. KISIM: DÜNYADAKİ HERŞEY KÖTÜ DEĞİLDİR</p>
<p>Dünya hakkında çok aşağılayıcı şeyler söyledik. Ama dünyadaki her şey kötü ve aşağılık değildir. Belki dünyada öyle şeyler vardır ki, onlar aşağılık sayılmazlar. Örneğin ilim ve işler dünyada meydana gelir, fakat insanla beraber ahirete giderler. Yalnız ilim olduğu gibi kalırken amel biraz değişikliğe uğrar,kendisi değilde izi kalır. Bu iki türlü olur:Biri kalb cevherinin temizliği ve parlaklığı olup, günahlara yaklaşmamaktan meydana gelir. Diğeri de Yüce Allah &#8216;ı anmağa alışıp,sürekli ibadet yapmakla oluşur.Bunlar devamlı kalıcı şeylerdir.Yüce Allah buyuruyor ki:&#8221;Ebedi kalacak faydalı şeyler, Rabbin katında daha hayırlıdır.&#8221; EL-KEHF SURESİ, Ayet : 46<br />
İlmin, Allah&#8217;a yakarışın ve devamlı olarak O&#8217;nu anmaya alışkanlık haline getirmenin verdiği zevk çok fazladır. Bunlar dünyada olur, fakat dünyalık sayılmazlar. O halde dünyadaki bütün zevkler çirkin ve kötü değildir. Belki devamlı kalıcı olmayan başka zevklerde çirkin değildir. Dünyada olduğu halde ölümden sonraya kalmayan, yeterince güçlü olma, evlenme, giyinme ve ev edinme gibi, ahiret işlerine, ilme, amele ve müminlerin çoğalmasına sebep olan şeyler gibi.Dünyada bu kadarıyla yetinen, bunları da ahiret işlerine rahatlık kazandırsın diye kabul edenler, dünyaya gönül vermiş sayılmazlar.Yalnız dünyadan dolayı kötü olanlar, din için olmayanlardır. Belki o,kendinden geçmiş , zevk ve mala kapılıp kulluğunu unutmuş kalbini bu dünyaya bağlayıp, öbür dünyadan nefret eden bir kimsedir. Bunun için,Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki:<br />
&#8220;Dünya ve içinde bulunanlar,lanetlenmiştir.Yalnız Yüce Allah&#8217;ı anmak ve bu anmaya yardım eden, vesile olan şeyler lanetlik değildir.&#8221;<br />
Dünyanın aslını ve ne olduğunu bu kadar anlatmak yeter. Bundan sonrasını muamelat konusunu işlerken, ceza kısmında anlatacağız.</p>
<p>4. KONU: AHİRETİ TANIMAK</p>
<p>1. KISIM: VÜCUT ve RUHLA İLGİLİ CENNET ve CEHENNEM (Bu konuda onbeş kıs ım vardır.)</p>
<p>Ölümün aslını bilinmeyince, ahiretin aslını da kimse bilemez. Hayatın aslı bilinmeyince, ölümün aslı bilinemez. Ruhun aslı bilinmeyince de,hayatın aslı bilinmez. Ruhun aslını bilmek de, önceki satırlarda bir kısmını anlattığımız, kendi nefsini bilmektir.Daha önce,insan iki kısımdan meydana gelmiş demiştik: biri ruh, diğeri vücut. Ruh binici, vücut da onu taşıyan hayvan gibidir. Ahirette de ruhu taşıyacak bir vasıtası, bir durumu, cennet veya cehennemi vardır. Kendi aslından dolayı, vücudun ortak olmadığı bir durum daha vardır. Vücut sebebiyle de onun bir cenneti veya cehennemi, mutluluğu veya felaketi<br />
vardır. Araya vücut girmeksizin sadece kalbin mutluluk ve zevklerine &#8220;Ruhani Cennet&#8221;, yine araya vücut girmeksizin kalbin sıkıntı, acı ve isyancılığına da &#8220;Ruhani Cehennem&#8221; diyoruz.Vücudun ruhla beraber bulunduğu cennet zaten bellidir. Orada ağaçlar,nehirler, huriler, köşkler, yiyecek, içecek ve bunlara benzer şeyler vardır.Cehennemde ise ateş , yılan, akrep, zakkum ve benzeri şeyler vardır. Her ikisinin özellikleri Kur&#8217;an-ı Kerim ve Hadislerde açıklanmıştır. Bunları herkes anlayabilir. İhya-u Ulumi-ddin adlı kitabımızda, ölümü hatırlama konusunu uzunca açıklamışız. Burada bu kadarıyla yetinip, ölümün aslını anlatalım, ruhani cennet ve cehennemi açıklayalım. Zira bunları herkes bilmez. Bir kutsi hadiste;<br />
Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8221; İyi iş ve davranışlarda bulunan kullar için, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve hiç kimsenin hayal edemiyeceği şeyler (mükafatlar)hazırladım.&#8221;<br />
İşte Yüce Allah &#8216;ın buyurduğu bu şey ruhani cennettir. Kalbin içinden meleküt (Allah&#8217;ın hükümranlığı, saltanatı, büyüklüğü) âlemine bu anlamın apaçık olduğunu, hiçbir şüpheizi taşımadığını gösteren bir pencere açılır.Bu seviyeye erişen kimseler, cennet ve cehennemi benzeşme işitme yoluyla değil, yakin ile bilirler. Bu derin görüşlülük &#8220;kalb gözünün gözlemiyle olur.&#8221;<br />
Doktorun vücuda neyin yarayıp neyin yaramadığını bilmesi buna hastalık ve sağlık demesi, sağlığın dikkat ve perhizden, hastalığın da çok yemek ve perhiz etmemekten ileri geldiğini söylemesi gibi, manevi gerçekleri bilmeklede kalbin yani ruhun, mutluluğunun ibadet ve marifet , zehirinin ise cahillik ve günah olduğu anlaşılır. Bu çok kıymetli ve yüksek bir ilimdir. Âlim denen birçok kimse bundan habersizdir. Hatta inkar bile ederler. Vücut için olan cennet ve cehennemden başka söz söylemez, ahiret hususunda da işitme ve taklit etmekten başka bir yol bilmezler. Bizim bu hususta uzun bir kitabımız vardır. Burada bu kadarını anlatmakla yetineceğiz. Zeki olup kalbi inad v e taklit çamurundan temizlenmiş olanlar, bu gerçeği anlar ve ahiretle ilgili işler kalblerinde kuvvetlice belli olur. Kalplerini fesat ve şüphe çamurundan temizleyemedikleri için birçok kimsenin ahirete imanı zayıf ve sallantıda olur.</p>
<p>2. KISIM: ÖLÜMÜN ASLI NEDİR</p>
<p>Ölümün aslını öğrenmek isteyenler bilmelidirki,insanın iki ruhu vardır.Biri hayvanlara ait ruh cinsinden olan Hayvani ruh,diğeride meleklere ait ruh cinsinden olan İnsani ruh.Hayvani ruh, canlıların sol tarafından bulunan, yürek dediğimiz et<br />
parçasından meydana gelmiş olup, kalbin kaynağıdır. Kalb ise, hayvanın yapısal yaradışılından uzak olup buhar gibi, zariftir. Yumuş ak bir yapıya sahiptir ve kalpten atar damarlar vasıtasıyla hareket ederek beyne ve diğer organlara ulaşır. Duygu ve hareketliliği bu ruh taşır. Beyne ulaştığında harareti azalır, sakinleşir. Göz görme kuvvetini, kulak duyma kuvvetini,diğer organlar da kendi duyarlık ve kuvvetlerini ondan alırlar. Bu, tozlu bir odadaki lambaya benzer.Lambanın ışığı tozlardan geçip duvara yansır ve orayı aydınlatır. Kandil aydınlığının duvara yansıması gibi, Yüce Allah&#8217;ın kudretiyle, görmek, işitme ve diğer duygulardaki kuvvetler de bu ruhtan diğer azalarda meydana gelir. Eğer bir damarda tıkanma olursa, ondan sonraki organ hareketsiz kalıp felç olur. His ve hareket kuvvetini yitirir.Doktor da organı sıhhate kavuşturmak için tıkanıklığı gidermeye çalışır.Ruh bir kandilin alevi, kalb fitili, gıdalar da yağı gibidir. İçindeki yağ bitince kandil söner. İçinde yağ bulunur, fakat fitil çok yağ çekerse bozulur. Kalp de bunun gibidir. Fazla yemekten damarlar yağ bağlayınca,kalp gıdası olan kanı almaz olur. Yine kandilin yağ ve fitili eksiksiz olduğu halde, üzerine bir şey konduğunda sönmesi gibi, canlıya da büyük bir yara ve zorluk gelince ölür.Yaradılış doğruluğunu yitirmediği sürece ruh, his ve hareket kuvveti gibi,Yüce Allah &#8216;ın izniyle, meleklerin varlığından güzel manalar alır. Fazla sıcaktan, fazla soğuktan veya başka nedenlerden dolayı sağlam yaradılış<br />
bozulursa, meleklerin varlığını anlamaya layık olamaz. Bir aynanın yüzeyi düzgün ve parlak olursa, karşısındaki şeylerin şeklini gösterir. Ama ayna düzgün olmaz veya pas tutarsa, karşısındaki şekilleri göstermez. Bu durum,şekillerin yok olmasından değil, gösterme özelliklerinin aynada kalmamış olmasından ileri gelir. Bunun gibi ruh sağlam ve doğru olunca,görevini yapar, bu özelliklerini yitirince his ve hareket kuvvetlerini almaz, almayınca organlar onun nurlarının bağışından yoksun kalır. His ve hareketini kaybeder, ölür.Hayvani ruhun ölmesinin anlamı budur. Yaradılışın bozulması için<br />
sebepleri meydana getiren, ölüm meleği dediğimiz Yüce Allah&#8217;ın bir yaratığıdır. İnsanlar yalnız onun ismini bilirler. Aslını bilmek uzun sürer.Hayvanların ölümü bu şekildedir. İnsanın ölümü ise daha başkadır. Çünkü insanda bu hayvani ruh bulunduğu gibi, daha önceki satırlarda anlattığımız kalb denilen başka bir ruh daha vardır. Bu ruh, hayvani ruha benzemez.Çünkü o saf hava, süzülmüş buhar, gayet zarif ve temiz bir cisimdir. İnsan ruhu ise cisim değildir. Çünkü bölünmez. Yüce Allah onda tanınır ve bilinir. Yüce Allah bir ve bölünmediği gibi, O&#8217;nun bilindiği yerinde bölünememesi gerekir. O halde, bu bilgi,bölünebilen bir yerde meydana gelemez. Aksine ancak bölünemiyen tek bir şeyde olur.Yukarıda verdiğimiz örneği ele alırsak, fitil, yürek gibi, kandilin alevi hayvani ruh gibi, kandilin ışığı da insan ruhu gibidir. Kandilin ışığı kandilden daha zarif, daha ince olduğu ve bir şeye benzetilemediği gibi insanın ruhu da, hayvani ruha oranlar daha zarif ve bir şeye benzetilemez.Aslında bu benzetme, sadece güzellik ve zerafet bakımından doğru olabilir.Fakat başka şekillerde doğru değildir. Çünkü kandilin ışığı kandile tabidir,asıl olan kandildir. Halbuki asıl olan insani ruhtur, hayvani ruha bir şey olamaz.O halde hayvani ruh, bir bakımdan insan ruhunun binek hayvanı, bir bakımdan da bir alet gibidir. Hayvani ruhun yapısı bozulursa, vücut ölür.İnsan ruhu ise olduğu gibi fakat aletsiz ve merkepsiz kalır.Binek hayvanının ölümü ve aletin yok olması, binicisinin de yok olmasına sebep olmaz. Yalnızca aletsiz kalır o kadar.Bu alet , Yüce Allah &#8216;ın bilgi ve sevgisini anlamak, elde etmek için kendisine verilir. Eğer gayesine kavuşursa, aletin yok olması daha iyidir.Çünkü gayeye kavuş tuktan sonra, alet kendisine yük olur. Peygamberimiz (S.A.S.): &#8220;Ölüm mü&#8217;mine hediye ve armağandır&#8221; sözü, av için tuzak kuran ve tuzağın yükünü çeken içindir. Avını ele geçirdikten sonra tuzağın yok olması onun için büyük kazançtır. Allah göstermesin,eğer bu tuzak avı elde etmeden önce çalışamaz duruma gelirse, ayrılık acısının ve felaketin sonu gelmez. Bu acı ve felaketin başlangıcı kabir azabıdır. Yüce Allah bizi ondan korusun .</p>
<p>3. KISIM: İNSANIN BENLİĞİ VÜCUTLA DEĞİLDİR</p>
<p>Eli veya ayağı felç olan, hareket edemeyen birisinin özü benliği yerli yerindedir. Çünkü o el ve ayağın aleti değil,el ve ayak onun aletidir.O sadece bunları kullanandır. Benliğin aslı el ve ayağın olmadığı gibi sırtın,karnın, başın ve vücudun da değildir. Hepsi de felç olsa, çalışmaz hale gelse, yine de benliğe hiçbir şey olmaması mümkündür.Ölümün anlamı bütün vücudun felce uğraması, çalışamaz hale gelmesidir.Elin felç olmasının anlamı, benliğe itaat etmemesidir. İtaat edebilmesi için güce sahip olması gerekir. Bu güç de hayvani ruh lambasında ele ulaşan bir ışıktır. Hayvani ruhun geçiş yolları olan damarlarda bir tıkanıklık meydana gelse, güç, canlılık ondan sonraki organa gidemiyeceğinden, o organ artık itaat etmez.İnsanın istediği gibi söz geçirebildiği vücudun diğer yerleride,bu hayvani ruh aracılığıyla itaat eder. Demek ki vücudun yapısı bozulup,itaat edemez duruma gelmesine ölüm denir. Ölümle, her ne kadar vücudun itaatı diye bir şey kalmasa da, benlik öz yine yerli yerindedir.O halde benliğin aslı, nasıl vücut olabilir? Herkes bilirki, erginlik yaşında vücuttaki hücreler, çocukluk zamanındaki hücreler değildir.Onların tümü zamanla ölmüş , yerine alınan gıdalar yardımıyla yenileri gelmiştir. Öyleyse vücut hep aynı kalmıyor, devamlı değişikliğe uğruyor. Halbuki öz hep aynı kalır. Bu nedenle özün, benliğin varlığı, vücutla değildir. Vücut yok olsa bile öz benlik,yine de yanar.İnsanın özü, asıl yapısı da iki kısımdır: Biri, vücutla beraber olandır.Bu maddi varlıktır. Açlık, susuzluk hiss eder, yemeden-içmeden yaşayamaz. Bu birim kısım, ölümle yok olur. İkincisi ise vücudun araya girmediği,Yüce Allah&#8217;ı bilmek, cemalini tanımak ve bu şekilde arzulanan şeye kavuşmak gibi şeylerdir.Bu, insanın aslına ait bir özelliktir ve devamlı onunla kalır.Ayet -i celilede: &#8220;Sonsuza kadar devam edecek iyilikler&#8221; Kehf: 46 denilen budur. Eğer bunun karşıtı Yüce Allah&#8217;ı bilmemek ise, bu da aslın sıfatı olup yine devamlı onunla kalır. O, ruhun körlüğü, tanımamazlığın, küfrün tohumudur.Yüce Allah buyuruyor ki:&#8221;Kim bu dünyada (hakkı görmeyecek kadar) kör olursa, artık o, öbür dünyada da kördür ve yolunu şaşırmış olur.&#8221; İSRA SURESİ, Ayet : 72<br />
Bu iki ruh arasındaki fark ve ilişki bilinmeyince, ölümün aslı hiçbir zaman anlaşılamaz.</p>
<p>4. KISIM: İNSANİ RUHUN DENGESİNİ KORUMAK</p>
<p>Hayvani ruh, bayağı yaradılmışlardan olup, görünmeyen buhar gibi cisimlerin zarif ve güzel karışımlarından meydana gelmiştir. Bu karışım şu dört cisimden oluşmuştur: Kan, balgam, safra ve lenf. Bu dört cismin aslı su, toprak, ateş ve havadır.Yaradılıştaki uyumluluk veya uygunsuzluk sıcaklık, soğukluk, nemlilik ve kuruluk miktarlarının değişik olmasından ileri gelir.Tıp ilminin amacı, insani ruhun aleti ve taşıyıcısı olan hayvani ruhtaki bu dört cismin dengesini sağlamaktır. İnsani ruha herhangi bir şey yapılamaz.Çünkü insani ruh bu âlemden değildir. O yüksek âlemden, meleklik cevherindendir. O, bu âleme kendisindeki akılları şaşırtıcı durumların görülmesi için inmiştir. Fakat onun asıl bulunduğu yerden ayrılarak bu<br />
dünyaya gurbete gelmesi, Yüce Allah&#8217;tan gıdasını almak içindir. Bu hususta,Yüce Allah buyuruyor ki:&#8221;Hepiniz oradan dünyaya çıkın. Ama benden size doğru bir yol göstericisi geldiğinde biliniz ki, o kılavuzun izinden gidenlere asla korku ve fena yoktur.&#8221; BAKARA SURESİ, Ayet: 38<br />
Yüce Allah Kur&#8217;an da meleklere buyuruyor ki: &#8220;Ben çamurdan bir insan (âdemi) yaratacağım. Onu tamamladığım ve kendi ruhumdan üflediğim zaman derhal secdeye kapanın.&#8221; SAD SURESİ, Ayet : 71 ile 73</p>
<p>Bu ayet , ayrı ayrı iki ruh âleminin olduğunu belirtir:</p>
<p>a) Bu ruhlardan birisini çamura verip çamura canlılık kazandırdı. Çamur ile ruhun birleşiminden meydana gelen bu yapıyı mutedil bir varlık haline getirdi. Nitekim Yüce Allah Kur&#8217;an-ı Kerim de: &#8220;Onun yaradılışını tamamladım&#8221; ayeti celilesiyle bunu dile getirmektedir.</p>
<p>b) Ardından &#8220;tarafımdan ona hususi bir ruh verdim&#8221; ayeti celilesiyle, onu kendisine alakalı kıldığını belirtir. Buna bir insanın, kolay ateş alabilmesi için bir bezi parça parça yaparak, sonra ateşin yanına getirip alevlenmesi için üflemesini örnek gösterebiliriz.Hayvani ruhun bir dengesi, uyumluluğu vardır. Doktorun onu hasta ve yok olmaktan koruması için, bu dengeyi meydana getiren sebepleri bilmesi gerekir. Kalbin asıl varlığı olan yüksek insani ruhun da dengesi ve uyumluluğu vardır. Şeriattaki ahlak ve şehevi duyguları körelterek nefsi terbiye etme ilmi, insani ruhtaki bu dengeyi, uyumluluğu korur. Daha sonra anlatacağımız, İslamın şartları konusunda insani ruhun sağlığının bunlar olduğunu genişçe izah edeceğiz.İnsanın kendisini bilmeden Yüce Allah&#8217;ı bilemiyeceği gibi, iki ruhun aslını bilmeyince ahireti gerçeğe aykırı olarak bilmeside mümkün değildir. O halde kendini tanımak, Yüce Allah&#8217;ı ve ahireti tanımanın anahtarıdır. Dinin ana temeli Yüce Allah&#8217;a ve ahiret gününe inanmak olduğu için bu konuyu öne aldık.Ancak ruhun özelliklerindin birini burada anlatmadık. Ondan bahs etmek yasaklanmıştır. Zira halkın anlayışı bunu kavrıyamaz. Aslında Yüce Allah&#8217;ı ve ahireti kesin olarak bilmek, ruhun bu özelliğini tam olarak bilmeye bağlıdır. Fakat her insan bunu, nefsini kontrol altına alarak ve Allah yolunda arzu ile çalışarak kendi gayreti ile öğrenebilir. Başkasından dinlemekle anlaşılamaz.Birçok kimse Yüce Allah&#8217;ın bu özelliğini başkasından dinlemiş fakat inanmamış ,inkara yeltenmiş , &#8220;Bu mümkün değildir&#8221; demiştir. Bu, Yüce Allah&#8217;ı eksiklerden uzak tutmak değil, inkardır. Yüce Allah&#8217;ın bu sıfatı,insanlar duyunca inkar ederler diye ayet ve hadislerde açıkça belirtilmiştir.<br />
Yüce Allah peygamberlere buyurmuştur ki:<br />
&#8221; İnsanlara akıllarının alacağı şekilde anlatınız.&#8221;<br />
&#8220;Bizim sıfatlarımızdan, insanların anlayamıyacakları bir şey söyleme. Sonra inkar ederler, zarara uğrarlar. (Ancak) anlayacakları kadarını söyleyin.&#8221; </p>
<p>5. KISIM: HAŞRIN, NEŞRİN, BA&#8217;SIN ve İADENİN (AHİRETTE RUHUN TEKRAR VÜCUDLA BİRLEŞEREK DİRİLMESİNİN) ANLAMI</p>
<p>Buraya kadar, ruhun aslının vücut ile değil, kendi varlığı ile durduğunu anlattık. Kendi özünün ve sıfatlarının varlığını yaşatmasında vücuda ihtiyacı olmadığı anlaşıld ı. Ölümün anlamı, onun yok olması değil,vücuttaki tasarrufunun sona ermesidir. Haşrın, neşrin, ba&#8217;sın ve iadenin anlamı, onu yok ettikten sonra tekrar yaratmak değildir. Bunun anlamı, ilk önce dünyada olduğu gibi, ikinci defa da ona, kullanabileceği yeni bir kalıp verirler demektir. İkinci defaki yaradılış veya kalıba karışma,birincisinden daha kolay olur. Çünkü ilk yaradılış ta hem vücut , hem de ruh yaratıldı. İkinci defada ise, ruh yerli yerindedir. Hatta vücudun bir kısmı da mevcuttur. Bunları bir araya getirmek ise, yaratmaktan daha kolaydır.Gerçekler bunu gösteriyor. Basit yapılı insanın, Yüce Allah &#8216;ın işini anlaması mümkün değildir. Zira hiç yoktan var etmek gibi güç bir işi<br />
yapabilen için yanını bir daha yapabilmek kolaydır.İade etmek demek, eskiden sahip olduğu vücudun yine aynen kendisine<br />
iade edilmesi demek değildir. Çünkü vücut ruhun bineğidir. Eğer kendisine daha iyisi verilirse, ona da biner.</p>
<p>I&#8217;ve seen so far is in perfect</p>
<p><a href="http://www.lovepowerman.net">http://www.lovepowerman.net</a></p>
<p><a href="http://www.lovepowerman.com">http://www.lovepowerman.com</a></p>
<p>ibrahim uzun web site admin</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak-4.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KİMYÂ-YI SAÂDET İMAM-I GAZALİ KENDİNİ TANIMAK-3</title>
		<link>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak-3.html</link>
		<comments>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak-3.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Jul 2010 12:52:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>lovepowerman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lovepowerman.com/?p=1021</guid>
		<description><![CDATA[2. KONU: YÜCE ALLAH&#8217;I TANIMAK
1. KISIM: KENDİNİ BİLMEK YÜCE ALLAH&#8217;I BİLMENİN ANAHTARIDIR (Bu konuyu on kısımda inceliyeceğiz)
Peygamberlerin getirdiği kitaplarda, insanlara hitap eden şu söz meşhurdur: &#8220;Ey insan ! Rabbini tanımak için ken dini tanı.&#8221; Aynı şekilde insanın kendisinin bir ayna olduğunu, ona bakanın hakkı gördüğünü belirten şöyle bir söz vardır: &#8220;Kendini bilen, Rabbini de bilir.&#8221; [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>2. KONU: YÜCE ALLAH&#8217;I TANIMAK</p>
<p>1. KISIM: KENDİNİ BİLMEK YÜCE ALLAH&#8217;I BİLMENİN ANAHTARIDIR (Bu konuyu on kısımda inceliyeceğiz)</p>
<p>Peygamberlerin getirdiği kitaplarda, insanlara hitap eden şu söz meşhurdur: &#8220;Ey insan ! Rabbini tanımak için ken dini tanı.&#8221; Aynı şekilde insanın kendisinin bir ayna olduğunu, ona bakanın hakkı gördüğünü belirten şöyle bir söz vardır: &#8220;Kendini bilen, Rabbini de bilir.&#8221; Birçok insan kendisine bakar fakat hakkı görmez. Öyleyse kendini bilmekle, Yüce Allah&#8217;ı nasıl tanımanın yollarını bilmek lazımdır. Bu iki şekilde olur. Birisi çok derindir, herkes anlıyamaz. Onun için bundan bahs etmeyeceğiz. İkincisi ise herkesin anlayabileceği, su götürmez bir şekilde açıktır. Doğru düşünen halktan biri kendi aslının varlığından,<br />
Allah &#8216;ın aslının varlığını, kendi özelliklerinden, Allah&#8217;ın özelliklerini, kendi vücut ve organları olan öz memleketi üzerindeki tasarruftan, Yüce Allah&#8217;ın bütün âlemin üzerindeki tasarrufunu anlayabilir.<br />
Bunu şöyle izah etmek mümkündür: İnsan kendi varlığını düşününce anlarki: Ondan önce nice yıllar geçmiş ve bu yıllarda kendinin hiçbir belirtisi olmamış . Bu konuda,Yüce Allah buyuruyor ki:&#8221;Gerçekten insan, var edilip bahse değer bir şey olana kadar, şüphesiz,uzun bir zaman geçmemiş midir? Muhakkak ki biz insanı karışık bir nutfeden (meniden) yaratmışızdır. Onu deneyeceğiz. Bu yüzden ona kulak ve göz verdik.&#8221; DEHR SÜRESİ, Ayet: 1-2<br />
İnsanın kendi aslından anlayabildiği ilk şey, varlığından önce bir damla su olduğudur; fena kokulu, kendisinde akıl, göz, kulak, el-ayak, dil, damar,sinir, deri vs . gibi şeyler bulunmayan, beyazımsı bir damla su. Akıllara durgunluk veren bütün durumlar bir damlacık o sudan meydana gelmiştir.Bunu kim yapmıştır?Kendisi, mükemmel halindeiken bile, bütün organları yerli yerinde olduğu halde bir kıl ucu yaratamayacağını zaruri olarak bilir. Öyleyse bir su damlası iken daha güçsüz ve eksikti. Sonuç olarak anlaşılırki, kendi aslının varlığından, Yüce Allah &#8216;ın aslının varlığı belli olur.Daha önce bir kısmını anlattığımız vücudundaki açık ve gizli şaşkınlık veren durumlara bakınca, kendini yaratanın gücünü görür ve anlar ki,istediğini istediği gibi yaratan eksiksiz bir güçlü karşı karşıyadır. Bir damlacık sudan, düşünen, güzel görünümlü,akılları durdurucu özelliklere sahip insanı yaratan güçten daha üstün hangi güç olabilir?Kendinde bulunan akıl almaz bu inceliklere, organlarının faydalarına ve herbirinin ne hikmette yaratıldığına, el, ayak, göz, diş ve dil gibi görünen dış ,dalak,ciğer ve öd kesesi gibi görünmeyen iç organlarına bakınca,kendini yaratanın ilmini bilip, bu ilmin eksiksiz ve herşeyi kuşatmış olduğunu, böyle bir âlimin bilemiyeceği hiçbir şey olmadığını anlar.Çünkü bütün akıllar bir araya gelse, kendilerine çok uzun bir süre tanınsa bu organlardan birini, yaradılmış olduğu şekilden çıkarıp daha iyi bir şekle sokamazlar.Mesela, bütün dünyanın akıllıları bir araya gelse, yemekleri parçalamak için keskin olan ön dişleri, ezmek ve öğütmek için uçları düz olan azı diş leri, değirmene ezip öğütebileceği yiyecekleri atan dil küreğini,yemekleri sindirmek için dilin altındaki bezlerden salgı yapan kuvveti,sonra boğaza gidip oradan da geçmesini sağlayan gücü bundan daha<br />
üstün ve daha iyi bir şekilde yapamazlar.Elin beş parmağı da böyledir: Dördü bir tarafta bitişik, baş parmak ise<br />
onlardan daha kısa ve yalnız başınadır, hepsiyle teker teker birleşebilir.Diğer dört parmakta üçer boğum, baş parmakta ise iki boğum vardır. Bu parmaklar öyle yapılmışlardırki, istenirse tutar, istenirse avuç yapar, kürek gibi olur, yumruk olur, tekrar açılır, kevgir ve tabak gibi olur. Bu girdiği şekillerle nice işler yapar. Bütün dünyanın âlimleri bir araya gelip, parmakların yaratılışında başka şekil düşünseler, beş yerine dört veya altı parmak, boğumlar daha fazla olmalı deseler ve düşünseler bu söz ve düşünceleri eksik kalır. Yüce Allah &#8216;ın yarattığı en üstündür. Bundan anlaşılır ki, yaratanın ilmi her şeyi sarmıştır ve o, her şeyi bilendir.İnsanın her organında böyle hikmetler ve faydalar vardır. Bir kişi bu hikmetleri ne kadar çok bilse, Yüce Allah&#8217;ın ilminin sonsuzluğuna o kadar çok hayran kalır.İnsan kendi ihtiyaçlarını örneğin ilk sıralarda yer alan yemeği, giymeyi ve evi düşününce ve yediği şeylerin yağmura, rüzgara, buluta, sıcağa ve soğuğa muhtaç olduğuna dikkat edince, onu mükemmelliğe kavuşturacak sanatlara ve sanat için gerekli olan demir, tahta, bakır, pirinç ve diğer<br />
aletlere, bu aletlerin nas ıl yapıldığına dair bilgilere bakar. Sonra gerek yaratılan ve gerekse yapılan şeylerdeki şekil ve güzelliğin en mükemmel olduğuna, her birsinden o kadar çeşit var ki, eğer yaratılmamış olmasalardı,kimsenin aklına gelmeyeceklerine ve istenmeyeceklerine dikkat ederse, bu istenmeyen ve bilinmeyen şeylerin lütuf ve merhamet sonucu var olduğunu görür. Bu da, bütün yaratıklara lütuf, rahmet ve yardımdır. Bu hususta,Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8220;Rahmetim, gazabımı aşmıştır.&#8221;Peygamberimiz buyuruyor ki:&#8221;Yüce Allah&#8217;ın kullarına şefkati, bir annenin süt emzirdiği çocuğuna<br />
şefkatinden daha çoktur.&#8221;O halde kendi aslının varlığından, Yüce Allah &#8216;ın varlığını görür. Kendi uyumluluğu, organlarının çeşit ve çokluğundan Allah&#8217;ın gücünün sonsuzluğunu görür. Çevresindeki sayısız hikmet ve faydalara Allah&#8217;ın ilminin sonsuzluğunu görür.Mutlaka gerektiği veya lazım olduğu için yahut iyilik ve güvenlik için kendisinde bütün organların bir arada yaratıldığını anlayınca, Yüce Allah&#8217;ın sonsuz lütuf ve rahmetini görür. İşte bunun için kendini tanımak, Yüc e Allah&#8217;ı bilmenin anahtarıdır.</p>
<p>2. KISIM: YÜCE ALLAH&#8217;IN BÜTÜN NOKSANLIKLARDAN UZAK VE ULU OLDUĞUNU BİLMEK</p>
<p>İnsan kendi varlığından, Allah&#8217;ın varlığını, kendi sıfatlarından Allah&#8217;ın sıfatlarını bildiği gibi, Yüce Allah&#8217;ın eksiksiz ve ululuğunu da kendi mükemmellik ve üstünlüğünden bilir. Yüce Allah düşünülebilen her türlü noksanlıktan uzak ve uludur. Onun emir ve bilgisi dışında hiçbir şey olmadığı halde, kendisine bir yer belirtilmekten uzaktır. İnsan bunun örneğini kendisinde görebilir: Kalb dediğimiz ruhun aslı, akla ve hayale gelebilen herşeyden uzaktır. Onun için ölçü ve sayı olmadığı gibi,<br />
bölünemez de. Bunu daha öncesi satırlarımızda işlemiştik. Böyle olunca ruh için renk ve şekil de düşünülemez. Şekilsiz ve ölçüsüz veya benzerini gördüğü şeyler hayal edilebilir. Yani hayal edilen, gözün gördüğü şekil ve renklerden başka bir şey değildir.&#8221;Nasıl bir şeydir?&#8221; sorusunun anlamı, yaradılış icabı olarak, şekli nasıld ır,küçük müdür, büyük müdür? demektir. Bu özellikleri kendisinde bulundurmayan bir şey için &#8220;nasıl?&#8221; sorusu yersiz ve anlamsızdır.Hakkında &#8220;Nasıldır?&#8221; sorusunun sorulamayacağı bir şeyi öğrenmek istersen, kendi aslına bak. Allah&#8217;ı tanıma kaynağı olan senin aslın bölünmez, ölçülmez, nitelik ve niceliğe sığmaz.</p>
<p>SORU: Ruh nasıl şeydir?</p>
<p>CEVAP: Ruh için &#8220;nasıllık&#8221; yoktur. Zira nasıllık ancak görülen, ellenen şeyler içindir. Oysa ruh bu özelliklere sahip<br />
değildir.İnsan kendine ait bu özellikleri bilince, Yüce Allah&#8217;ın noksanlık ve ululuğa daha layık olduğunu anlar. İnsanoğlu, nasıl olduğu bilinmeyen bir varlığa şaşarlar. Aynı şaşkınlık kendileri için de mevzu bahistir. Çünkü kendilerini bilmezler. Eğer kendi kendine dikkat ederse, nasıl olduğu bilinmeyen binlerce şey bulur. Bunların hiçbiri görülmez. Örneğin, aşk ve üzüntü.Bunların nasıl olduğunu bilmek istese de yine bilemez. Çünkü böyle şeylerin şekli ve rengi yoktur. Böyle bir sorunun sorulması bile yersizdir.Yine birisi sesin aslını öğrenmek istese veya kokunun, tadın aslının ne olduğunu bilmek istese,bilemez. Çünkü nasıllık ve nicelik ancak görülen veya hayal edilen şeyler içindir. Ses gibi, kulakla ilgili olan şeyden, gözün nasibi yoktur. Onun için de sesin nasıl ve neye benzediğini öğrenmek istemesi olacak şey değildir. Çünkü ses , gözün görebileceği şeylerden değildir.Renk ve şekil de kulağın farkına varacağı şeylerden uzaktır. Bunun gibi<br />
gerekli olan bir şeyi kalbin anlaması ve aklın bilmesi, diğer his organlarının bilgisi kapsamına girmesi düşünülemez. Ancak nasıllık ve niceliği olan şeyler, duyu organları içindir. Aslında bu konuyu geniş olarak derinlemesine incelememiz icab eder. Fakat biz bunu akli ilimleri anlatan kitaplarımızda derinlemesine açıkladık. Elinizdeki kitabımız için, bu kadarı kafidir. Gaye, insanın kendisini bilmeden, Allah&#8217;ı bilemeyeceğini anlamaktır.Herkes bilir ki ruh vardır ve vücud un padişahıdır. Vücutta biline bilen herş ey onun ülkesidir. Ama kendisinin, yani ruhun nasıl bir şey olduğu bilinmez. Bunun gibi kainatın padişahı olan Yüce Allah&#8217;ın da nasıl olduğu bilinemez, his sedilip bilinen herşey O&#8217;nun memkeletidir.Yüce Allah&#8217;ın her türlü noksanlıktan uzak olduğunu belirten başka bir şeyde, O&#8217;nun için hiçbir mekan düşünülememesidir. Ruh da hiçbir şeye<br />
bağlanamaz: Ruh eldedir, ayaktadır, baş tadır ve başka bir yerdedir,denilemez. Vücudun bütün kısımları ayrılıp bölünebilir, ama o bölünemez.Bölünemeyen bir şeyin bölünene girmesi imkansızdır. Zira o zaman, onunda bölünebilir olması gerekir. Bir şey olduğunu söyleyemediğimiz halde,hiçbir uzuv onun kullanımının dışında kalamaz. Tam aksine hepsi onun emri ve kullanımı altındadır. Hepsinin yöneticisi odur. Bütün kainat da Yüce Allah &#8216;ın emir ve kumandası altında olduğu halde, kendisine bir yer düşünülemez, şuradadır denemez.Büyüklüğü, ululuğu bu şekilde açıklayamayız. Çünkü onu beşekilde anlatmak, ancak ruhun özelliklerini ve sırrını açıklamakla mümkün olur.Buna da izin yoktur. Ancak bunlar sevgili peygamberimizin şu sözleriyle<br />
açıklamak mümkündür:&#8221;Yüce Allah insanın aslını, kendi suretinde yarattı.&#8221;</p>
<p>3. KISIM: YÜCE ALLAH&#8217;IN SARSILMAZ HAKİMİYETİ</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın zatının varlığını, sıfatlarını, her türlü noksanlıktan uzak ve Yüce olduğunu, bütün bunların anahtarının da insanın kendisini tanımak olduğunu öğrendik şimdi O&#8217;nun mülkünde padişahlık ve hükümdarlığını nasıl sürdürdüğünü, meleklerin ona nasıl uyduğunu ve meleklere ne gibi işler verdiğini, gökten, yere nasıl emir gönderdiğini göklerin ve yıldızların<br />
nasıl hareket ettiğini, yerde olanların işlerinin göklere nasıl bağlı olduğunu ve rızık anahtarının ne biçim göğe havale edildiğini öğrenelim.Yüce Allah &#8216;ı tanımak için, bunlar önemli konulardır. Buna &#8220;fiilleri, yaptığı işleri tanıma&#8221; denir. Daha önce işlediklerimize &#8221; zatını ve sıfatlarını tanımak&#8221; dediğimiz gibi.Yüce Allah &#8216;ın yaptığı işleri bilmenin anahtarı da yine kendini tanımaktır.İnsan, kendi memleket indeki padişahlığını nasıl yürüttüğünü bilmezse,kainatın padişahının hükmünü ne biçim yürüttüğünü nasıl bilebilsin?Bunu bilmek için insanın önce kendisini tanıması ve bir işi nasıl yaptığını bilmesi lazımdır. Örnek olarak kağıt üzerine besmele yazmak isteyen bir insanda ne gibi şeylerin olduğunu görelim: Önce insanda arzu ve istek meydana gelir. Sonra kalpte bir hareket ve kımıldanma hissedilir. Bu insanın göğsünün sol tarafında bulunan etten meydana gelmiş yürektir.Ondan hoş nazik bir cisim hareket ederek beyne gider. Buna doktorlar ruh diyorlar. Bu ruh, his ve hareket kuvvetlerini taşımaktadır. Hayvanlardaki ruh daha baş kadır; ölebilir. Bizim kalb dediğimiz ruh ise, hayvanlarda<br />
yoktur. Asla ölmez. Çünkü o, Yüce Allah&#8217;ın bilme, anlama yeridir. Kalpten çıkan ruh beyne ulaşınca, besmelenin şekli, hayal kuvvetinin yeri olan beynin merkezinde meydana gelir. Beyinden çıkan sinirler her tarafa dağılır, parmakların ucunda iplik gibi düğümlenir. Bu sinerler beyinde uyarılır. Zayıf ve kuru olanların kollarında bu sinirleri görmek mümkündür.Sonra sinirler harekete geçer, parmakların uçları kımıldanır ve parmaklar kalemi harekete geçirir. Böylece, hislerin yardımıyle hayalde meydana gelen besmelenin şekline uygun olarak besmele kağıt ta meydana gelir.Bunda bilhassa gözün yardımı çok olur.<br />
Nasıl bu işin başlangıcında insanda bir istek meydana geliyorsa, her işin başlangıcında da Yüce Allah&#8217;ın bir sıfatı vardır. Buna irade denir.İnsandaki iradenin, isteğin ilk etkisi kalpte meydana geldiği ve sonra diğer yerlere dağıldığı gibi, Yüce Allah&#8217;ın iradesinin etkisi de önce Arş&#8217;t a meydana gelir, sonra diğer yerlere ulaşır. Ruhun, eseri beyne ulaştırması<br />
gibi Yüce Allah&#8217;ın zarif bir cevheri de o eseri Arş&#8217;a ulaştırır. Arştan da yere iner. Buna melek, ruh veya ruhul-Kudüs denir. İnsandaki iş ve arzu olan besmelenin beyinde şekillenmesi ve buna uygun olarak ortaya çıkması gibi,kainatta meydana gelen her şeyin şekli de önce Levh-i Mahfuza yazılır.Beyindeki kuvvetin sinirleri, sinirlerin el ve parmakları, parmakların da kalemi harekete geçirdiği gibi. Gök ve yerdeki cevherler de, gök ve yıld ızları harekete geçirir.Beyin, kendisine bağlı olan kas ve parmak sinirlerini harekete geçirdiği gibi, melek dediğimiz cevherler de yıld ızlar ve onların ışınları vasıtasıyle dünyaya gelir ve dünyadaki dört şeyi harekete geçirirler. Bu dört şey sıcaklık, soğukluk, yaşlık ve kuruluktur.Besmele meydana gelecek şekilde kalem hareket ettirildiği gibi, bu sıcaklık ve soğukluk suyu ve toprağı harekete geçirir. Kağıdın mürekkebi kabul etmesi, mürekkebin bazı kısımlarda dağılması, bazı kısımlarda toplanması gibi, yaşlık ve nemlilik bu dört unsura şekil verir. Kuruluk bu şekillerin bozulmasını önler. Yaşlıkta şekillerin oluşmasını sağlar. Eğer kuruluk ve yaşlık olmazsa şekiller bozulurdu. Gözün de yardım etmesi sonucunda,kalemin hareketini tamamlaması, hayaldekine uygun olarak besmelenin<br />
yazılması gibi, meleklerin yardımıyle, sıcak ve soğukluğun bu unsurları harekete geçirip, hayvan, bitki ve diğer şeyler bu dünyada, Levh-i Mahfuzdaki şekilde meydana gelirler.Vücut ta bütün işler önce kalpte meydana gelip sonra diğer organlara<br />
dağıldığı gibi, dünyadaki işler de önce Arş da meydana gelip, sonra dünyaya ulaşır. Bu özelliklerin ilk önce kalbin kabul ederek, diğer organların ondan aşağı olması, kalbte bir yer tutup, oraya yerleşmesi düşüncesi gibi, Yüce Allah&#8217;ın Arş vasıtasıyla her şeyi yönetmesi de,Allah &#8216;ın orada olduğu izlenimini yaratır. İnsan kalbine sahip olup, işleri doğru yaptığı ve memleketi olan vücudu iyi idare ettiği gibi, Yüce Allah da Arşın yaratılmasında, arşı emri altına alıp onu doğrulttu. Kararlı yaptı.Böylece memleketinin düzeni sağlanmış oldu. Bu husus ta,Yüce Allah buyuruyor ki:&#8221;Rabbiniz, arşın üzerinde hükümran olan, her işi yerli yerinde düzenleyendir.&#8221; Yunus : 3.<br />
Bütün bunlar doğrudur. Kalb gözü açık olanlara bildirilmektedir. Bu husus ta:Peygamberimiz buyuruyor ki:<br />
&#8220;Yüce Allah, insanın hakikatini, kendi suretinde yarattı.&#8221;<br />
Padişahı ve padişahlığı en iyi padişahlar bilir. Eğer böyle olmas aydı, bir memlekette herkes padişah olurdu. Yüce Allah&#8217;ın mülkünden ve padişahlığından insana bir parça verilseydi, o zaman âlemlerin Rabbini tanıyamazdı. O halde herkes kendi için yaratılmış olan padişahlığa şükretmelidir.Allah, insana vücudunun padişahlığını ve kendi memleketine benzeyen bir<br />
memleket vermiştir. Kalbi Arş (en üs tün) kalbin kaynağı olan hayvani ruhu israfil, beyni yer, hayal hazinesini Levh-i Mahfuz, göz, kulak ve bütün duyguları birer melek, sinir sis teminin merkezi olan beyinciği de gökler ve yıldızlar gibi yaratmış tır.Parmağı, kalemi ve mürekkebi emrine verdi, insanı, tek ve nasıl olduğu pek belli olmayan bir şekilde yaratıp hepsine padişah yaptı. Sonra da insana:&#8221;Sakın kendinden ve hükümdarlığından habersiz olma ki, seni yaratandanda habersiz olmayasın&#8221; buyurdu. O halde ey insan! &#8220;Kendini bil ve Rabbini tanı.&#8221;</p>
<p>4. KISIM: ÖNCEKİ KONUYA İLAVE</p>
<p>İnsanın padişahlığı ile Yüce Allah&#8217;ın padişahlığı arasında yaptığımız karşılaştırmada, iki büyük gerçek ortaya çıktı:</p>
<p>Birincisi: İnsanın kendini tanıması, organlarının güven ve özellikleri,sıfatlarının ve kuvvetlerinin kalbe nasıl bağlı olduğu. Bu, kitabımızın kapsamını açacak çok uzun bir konudur.</p>
<p>İkincisi: Alemlerin padişahının memleketinin, meleklere olan bağlılığın açıklanması, meleklerin birbirleri ile bağları,göklerin, yerin ve Arş&#8217;ın meleklerle olan ilgisi. Bu konu diğerinden daha uzundur. Bu kadarını anlatmamızın gayesi akıllı olanların inanması ve Yüce Allah&#8217;ın büyüklüğünü bununla bilmesidir. Akılsız olanların da bu güzelliklerle,açıklamalarımızdan mahrum kalmaları, gerçeklerden ne kadar habersiz olduklarını ve nasıl aldandıklarını bilmesidir. Zaten halk Yüce Allah&#8217;ın cemalinden ne anlayabilir? Halkın anlamasını temin etmek için bu anlattıklarımız nedir ki?</p>
<p>5. KISIM: TABİATÇI ve ASTROLOGLARIN ZAVALLILIĞI</p>
<p>Zavallı ve kıt görüşlü tabiatçılarla astrologlar (gök bilimiyle uğraş anlar,gök bilimciler) bütün olayları tabiata ve yıldızlara bağlarlar. Bunların durumları kağıt üzerinde yürüyen karıncalara benzer. Karalanan ve üzerinde şekil meydana gelen bir kağıt görür, dikkat eder, kalemin ucuna bakıp sevinir: &#8220;İş te bu işin aslını öğrendim ve inandım ki şekilleri kalem yapıyor.&#8221; der. Dünyadaki hareket ve olayları izah etmekten aciz ve cahil bir tabiatçı da bu karınca gibidir.Sonra gelen daha uyanık ve geniş görüşlü ikinci bir karınca: &#8220;Sen hata yaptın. Çünkü ben bu kalemin kendi başına değil de, ona bu şekilleri<br />
yaptıran başka bir şey daha görüyorum.&#8221; der ve sevinerek: &#8220;Doğrusu anladım ki bu şekilleri yapan kalem değil de parmaktır. Kalem ise onun emrindedir&#8221; diye ilave eder. Bu da biraz daha geniş görüş sahibi olan ve olayların, tabiat gücüyle değil de yıldızlar vasıtasıyla meydana geldiğini zanneden, fakat bu yıldızların meleklerin emrinde olduğunu, daha yüksek derecelerin var olduğunu bilmeyen astrolog gibidir.Madde âleminde tabiatçılarla gökbilimciler arasında bir fark, bir ihtilaf<br />
konusu mevcut olduğu gibi, ruhlar âlemine yükselen insanlar arasında da bu ihtilaf vardır. Çünkü birçok insan madde âleminde büyük ilerlemeler kaydedip, madde ötesi baş ka bir şeye kavuştular. Sonra önceki dereceye indiler. Böylece ruhlar âlemine yükselme yolu onlara kapandı.Nurlar âlemi olan ruhlar âleminde de bunun gibi tehlikeli geçitler ve aşılması güç birçok engeller vardır. O derecelerin bazısı yıldız, bazısı ay,bazısı da güneş gibidir. Bu merdivenler, göklerin hükümranlığı, saltanatı kendilerine gösterilen kimselerin çıkabileceği yerlerdir. Bu husus ta Yüce Allah Hz.İbrahim hakkında,Buyuruyor ki<br />
&#8220;Biz kesin ilme sahip olması için İbrahim&#8217;e göklerin ve yerin acaip güzelliklerini öylece gösterdik.&#8221; EN&#8217;AM SURESİ, Ayet : 75<br />
Hz. İbrahim demiştirki:<br />
&#8220;Elbet te yüzümü göklerin ve yerin yaratıcıs ı olan Allah&#8217;a döndüm.&#8221; EN&#8217;AM SURESİ, Ay et : 79<br />
Sevgili Peygamberimiz de buyuruyor ki:<br />
&#8220;Muhakkak ki Yüce Allah için yetmiş nur perdesi vardır: Eğer onları<br />
açarsa, güzelliği kendisine bakanları yakar.&#8221;Bunları anlatmaktaki gayemiz zavallı tabiatçıların her şeyi sıcaklığa,<br />
soğukluğa, yaşlığa ve kuruluğa bağlamalarının tamamen yanlış olmadığını bildirmektir.Yanılgıları, kıt görüşlü oldukları için ilk basamağı aşamamalarından ve bu basamakta tabiiliği değil asıllığı, hizmetçiliği değil efendiliği ispat etmek istemelerinden ileri geliyor. Halbuki bu tutumuyla kendisini, en arkada,ayakkabıların bulunduğu yeri seçen, pejmürde kılıklı hizmetçilerin durumuna sokmuş tur.Bütün sebepleri yıldızlara bağlayan gökbilimciler de, eğer böyle olmasaydı, gece gündüz aynı olurdu, diyorlar. Çünkü dünyayı aydınlatan ve ısıtan güneş adlı yıldızdır. Kış ve yaz aynı olurdu, diyorlar. Çünkü yaz<br />
ve kış dünyanın güneşe yakınlaşıp uzaklaşmasından ileri geliyor. Güneşi ışık ve ısı saçıcı olarak yaratan Yüce Allah&#8217;ın gücü, Zuhal&#8217;ı soğuk ve kuru,Zühre&#8217;yi de sıcak ve nemli yaratsa, hiç şaşmamak gerekir. Bu görüş İslamiyete ters düşmez. Gök bilimciler yanıldığı konu, yıldızları asıl ve işlerin havale edildiği son yer zannetmeleri ve onların bir güç ve yönetim<br />
altında olduklarını görmemeleri ve:&#8221;Güneş ,ay ve yıldızlar, Allah&#8217;ın emri altındadır&#8221;A&#8217;RAF SURESİ, Ayet : 54<br />
ayeti celilesini bilmemeleridir.Ancak emir altında olan iş yapar. O halde güneş , ay ve yıld ızlar,kendilerine verilen görevi yerine getiren işçilerdir. Kendiliklerinden değil,emri altında bulundukları meleklerin vasıtasıyla iş yaparlar. Bunlar etrafın tahriki ile iş yapan sinirlerin, merkezi beyin tarafından yönetilmelerine benzer. Kalemin yazı yazması gibi küçük işler, bunların emri altında olup,geri saflardaki dört ana unsur şeklinde olmadıkları ve hatta baş köşede oturdukları halde, yıldızlar da birer hizmetçi gibidir.</p>
<p>6. KISIM İNSANLAR KÖRLERE BENZERLER</p>
<p>İnsanlar arasındaki ayrılıkların çoğu, hepsinin sözünde gerçek bir şeyin bulunmasından ileri gelir. Fakat bazıları görmedikleri her şeyi gördüklerini zannederler. Bunlar, şehirlerine geldiğini duydukları fili tanımak isteyen körlere benzerler. Körler, fili ellemek suretiyle tanıy abileceklerini zannederler. Ona dokunduklarında, birisinin eli hayvanın kulağına, bir baş kasının ki baldırına, diğer birinin ki de dişlerine rast gelir. Bu körlerin hepsi bir araya getirilip, filin nasıl olduğu kendilerinden sorulduğunda, eli filin ayağına gelen, fil sütun gibidir, eli hayvanın diş lerine rastlayan, fildirek gibidir. Eli kulağına gelen, fil halı gibidir,der. Aslında hepsi de kendilerine göre doğru söylerler ama hepsi de yanılırlar. Zira her biri fili tamamen anladığını sanır. Ama anlayamazlar.Gök bilimciler ve tabiatçıların durumu da buna benzer. Her birinin gözü,Yüce Allah&#8217;ın emrinde hizmet gören bir şeye takılır. Onun saltanat ve hakimiyetinden şaşırıp biri &#8220;Benim hakimim budur&#8221; diğeri: &#8220;Benim rabbim budur&#8221; der. Bu durum, daha ileri görüşlü birinin çıkıp bütün noksanlıkları<br />
ve onun ötesinde olan şeyleri görerek: &#8220;Bu diğerinin altındadır, altta olan ilah olamaz&#8221; deyinceye kadar devam eder. Kur&#8217;an-ı Kerimin bildirdiğine göre İbrahim Peygamber de &#8220;Batanları, örtülenleri sevmem&#8221; demiyor mu?</p>
<p>7. KISIM YILDIZ ve BURÇLARIN PADİŞAHIN KUDRETİNE BENZETİLMESİ</p>
<p>Yıldızlar, uydular,burçlar ve hepsinin ötesinde, çok uzakta olan Arş bir bakımdan, vezirinin oturduğu özel bir oda ve bu oda etrafında on iki pencereli bir salonu bulunan padişahın durumuna benzer. Pencerelerden her birinde vezirin bir vekili, bakanı bulunur. Bu on iki pencerenin etrafında da, hayvanlarına binmiş devamlı dolaşan yedi binici vardır.Vezirden gelen emirleri on iki vekilden alırlar.Bunun gibi Arş vezirin bulunduğu özel odadır. Vezir vazifesinde olan melek, Allah&#8217;a en yakın melektir.Yıldızların bulunduğu yer salon, on iki burçta on iki penceredir. Vezirin bakanları, diğer meleklerdir.Karşılaştırmamız gereğince vekil durumunda olan meleklerin dereceleri,Allah&#8217;a yakın olanlarınkinin derecesinden daha aşağıdır. Her birisi bir ilim sahibidir. Güneşin yedi gezegeni, burçların etrafında dolaştığını söylediğimiz yedi binici gibidir. Bu biniciler, on iki pencerenin etrafında dolaşır ve her pencereden kendilerine bir emir verilir.Dört eleman denilen ateş,su,hava ve toprak, dört yaya kendi yerlerinden ayrılmayan dört hizmetçi gibidirler. Sıcaklık, soğukluk, yaşlık ve kuruluk olan tabiatın dört kuvveti, hizmetçilerin elindeki dört kemend gibidir.Örneğin bir kimsede, onu dünyadan vazgeçirecek üzüntü ve korku, dünya nimetleri kalbine iyi gelmeyecek ve sonunda endişe edecek bir durum meydana gelirse, doktor, ona hasta oldu der. Buna mali hülya hastalığı denir. Bunun ilacı,kaynatılmış kimyondur.Tabiatçı, bu hastalık, tabiat taki kuruluğun beyni kaplamasından ileri gelirder. Bu kuruluğun sebebi de kış havasıdır. Bahar gelip havadaki nem oranı artmayınca, hastalık iyileşmez.Gökbilimci der ki, onda meydana gelen bu hastalık sevdadır. Sevda, Merih ile aralarında beğenilmeyen bir uygunluğun meydana geldiği Utarit yıldızından ileri gelir. Utarit , Zühre ile Müşterinin yanına gelmeyince,yahut araların da üç burç uzaklık olan iki yıldız biraraya gelmeyinceye kadar, bu durum iyi olmaz. İkisi de doğru söylüyor. Ama her birisi bildiği<br />
kadarınca. Bu konuda,Yüce Allah buyuruyor ki:&#8221;Bu, onların kavuş tukları ilmin miktarıncadır.&#8221;NECM SURESİ, Ayet : 30<br />
Yüce Allah katında saadetine karar verilen kimse için, Utarit ve Merih denen iki usta ve iş yapar vekil gönderilir.Piyadelerden biri olan hava,kuruluk kemendini atar. Böylece bu hava onun başına ve yüzüne düşüp,yüzünü dünya nimetlerinden çevirir, korku ızdırap kamçısı ve irade-istek dizgini ile de Allah&#8217;ın huzuruna davet edilir. Bu ne tıpta, ne tabiat ta ve ne de astronomi bilgilerinde bulunur. Bu, ancak Allah &#8216;ın vekil ve hizmetçilerini içine alan, her birinin ne işle uğraşıp hangi emirle hareket ettiğini, insanları neye çağırıp, neden yasakladığını bilen peygamberlerine mahsus ilim denizinden çıkmaktadır.O halde, her birisinin söylediği, kendi bildiğince doğrudur. Fakat memleketin yöneticisinin ve kumandanlarının sırrından haberleri yoktur.Yüce Allah hastalık, sevda ve dert ile onları kendisine çağırıyor ve kutsi<br />
hadiste belirtildiği gibi,Buyuruyor ki:&#8221;Bu insanlara verdiğimiz, hastalık değildir, bizim lütuf kemendimizdir.Sevdiğim kullarım bununla kendime çağırırım. (Çok) bela önce peygamberlere, sonra evliyaya ve herkesin fazilet ve derecesine göredir.&#8221;<br />
O halde daha önce verdiğimiz örnek, insanın kendi vücudu içinde padişahlığını, bu örnek de vücudun kendi dışındaki memleketin doğru yolda olduğunu göstermektedir. Bu bilgiler, insanın kendisini tanımasından ileri gelir. Onun için kendini tanımayı kitabımızın ilk konusu seçtik.</p>
<p>8. KISIM: DÖRT TESBİH KELİMESİNİN ANLAMINI BİLMEK</p>
<p>Sıra şu dört kısaltılmış kelimenin anlamını bilmeye geldi. Bunların anlamını bilmek, Yüce Allah&#8217;ı tanımaya yeterlidir. Bu dört kelime &#8220;Sübhanallahi velhamdü lillahi ve Lailahe illallahü vellahü ekber&#8221; kelimeleridir.<br />
İnsan kendi tamlığından Yüce Allah&#8217;ın noksansızlığını anlayınca,Sübhanallahi kelimesinin manasını kavramış olur.<br />
Kendi padişahlık ve hakimiyetinden, O&#8217;nun padişahlık ve hakimiyetini anlayınca, bütün sebep ve vasıtaların, katibin elindeki kalem gibi, O&#8217;nun emrinde olduğunu farkedince, Elhamdülillah&#8217;ın (bütün hamdler Allah içindir) manasını bilir.Hiç kimsenin kendi başına buyruk olmadığını anlayınca Lailaheillallah&#8217;ın (Allah &#8216;tan başka hiçbir ilah yoktur) manasını bilir.<br />
Şimdi Allah-ü Ekber&#8217;in (Allah Uludur) anlamını bilmeye sıra geldi.<br />
Sayın Okuyucu! Bütün yazdıklarımızı eksiksiz öğrenmiş olsan bile yine de Yüce Allah&#8217;tan hiçbir şey bilemedin demektir. Gramer anlamıyle Allahüekber, Allah en büyüktür, demektir. Aslında ise, bir başkasından daha büyüktür, değil, insanların anlayışına sığmayacak kadar büyüktür,demektir. Çünkü hiçbir şey yoktur ki Yüce Allah ondan da daha büyük olmasın. Bütün var olanlar O&#8217;nun varlığının sadece yansımasıdır. Güneşin ışınlarına, güneşten daha büyüktür denilemez. Çünkü ışın onun bir kısmıdır.<br />
Allahü ekber&#8217;in manasıda, insanların kendi akıllarının ölçüsüyle, O&#8217;nu tanıyabilmelerinden çok daha büyük ve yüksektir. O&#8217;nun Ululuk ve noksansızlığı insanların büyüklük ve tamlığı gibidir, demekten Allah&#8217;a sığınırım. Allah, bütün yarattıklarına benzemekten arı ve uzaktır. Yaratığı olan insanlara da. O&#8217;nun hakimiyetinin, insanın kendi vücudundaki hakimiyeti gibi olduğunu,yahut O&#8217;nun ilim, güç ve özelliklerinin, insanın özellikleri gibi olduğunu söylemekten yine Allah&#8217;a sığınırız. Belki bütün bunlar, Yüce Allah&#8217;ın varlığından bir görüntü, insanın zayıflığına göre,insanda bir anlayışın meydana gelmesi için birer örnektirler.Bu örneklerimiz şuna benzer: Bir çocuk bize: &#8220;Başkanlığın saltanatın ve memlekete hükmetmenin zevki, tadı nasıldır?&#8221; diye bir soru sorsa, çocuğun anlayışına uygun olarak şöyle cevap veririz: &#8220;Cirit atmak ve top oynamak tadı gibidir.&#8221; Çünkü çocuk bundan başka tad bilmez. Kendisinde olmayan şeyleri, ancak kendisinde bulunan şeylere benzeterek bilebilir. Oysa padişahlık tadının, cirit atmak veya top oynama tadıyla hiçbir ilgisi olmadığını herkes bilir. Fakat bu şekilde söylemekle her ikisine de tadı anlatmış oluruz. Onun için ancak bilginin örneği çocuklarda bulunur.Örneklerdeki anlatmalarımız da buna benzer. O halde Yüce Allah&#8217;ın büyüklüğünü ve aslını kendisinden baş kası bilemez.</p>
<p>9. KISIM: ŞERİATA UYMAK İNSANI MUTLULUĞA KAVUŞTURUR</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ı tanımayı anlatmak, bu kitaba sığmayacak kadar uzundur. Biz Allah &#8216;ı tam olarak tanımak isteyenleri teşvik ve yol göstermek için bu kadar bilgiyi yeterli görüyoruz. İnsanın saadetinin tamamı, bu bilgiden alabildiği kadar almasıdır. İnsanın mutluluğu Yüce Allah&#8217;ı tanımak ve O&#8217;na olan kulluk ve ibadetlerini yerine getirmektir. Yüce Allah&#8217;ı tanımanın nasıl sonsuz bir mutluluk verdiğini daha önceki sayfalarımızda anlattık. İnsan,öldükten sonra Yüce Allah ile olması için O&#8217;na kulluk ve ibadette kusur etmemek gerekir. Ayeti Kerimede belirtildiği gibi,&#8221;Dönüş O&#8217;na doğrudur&#8221; Maide: 18 insanın saadet ve mutluluğu, kendis iyle devamlı kalacağı kimseyi sevmesidir. O&#8217;nu ne kadar çok severse, o kadar çok mutlu olur. Zira sevdiğini görmekle huzur ve mutluluk artar.Bilgi olmadan ve Allah&#8217;ı çokça anmadan Allah sevgisi kalpte üstünlük kazanmaz. Herkes daima sevdiğini düşünür ve anar. Ve andıkça da daha çok sever. Onun için Davut (A.S.)&#8217;a &#8220;Senin tek çarem benim, senin asıl işin benimledir. Beni anmadan bir anın geçmesin&#8221; diye vahyedildi.Kalbin devamlı Allah&#8217;ı anması, devamlı ibadet etmekle mümkün olur. O<br />
zaman ibadet etmek büyük bir zevk olur, kalb arzu ve şehvet bağlarından kopar. Kalbin şehvet ve arzu bağlarından kurtulması, itaatsizlik ve günahtan el çekmekle olur. Saadetin tohumu da budur. Buna felah (kurtulu ş ) denir. Bu hususta,Yüce Allah buyuruyor ki:&#8221;Muhakkak ki, (küfür ve itaatsizlikten) temizlenen, Rabbinin adını anıp da namaz kılan kurtulmuş olacaktır.&#8221;A&#8217;LA SURESİ, Ayet : 14-15<br />
Her yapılan iş ibadet olmağa layık değildir, ancak bir kısmı layıktır. Bütün arzu ve isteklerden el-etek çekmek mümkün olmadığı gibi, doğru da değildir. Zira insan yemek yemezse açlıktan ölür, cinsi birleşmede bulunmazsa soyu kurur. O halde bazı arzuları taşımak, bazılarını da yapmak gerekli olup, birini diğerinden ayıracak sınırı da bilmek gerekir. Bu sınır şu<br />
iki yoldan biri olur: İnsan ya kendi aklını kullanır, istek ve gayretinin tarafını tutarak kendi görüşünü tercih eder, yahut da bir başkasına uyar.Kendi arzu ve gayreti ile iş yapması mümkün olmaz. Çünkü, galip olan arzu ve duygular daima ondan doğru yolu gizler, istediği şeyi ona doğruymuş gibi gösterir. O halde tercih dizginin onun elinde değil, bir başkasının<br />
elinde olması gerekir. Herkes de en doğru olmaya layık değildir. Ancak peygamberler en doğru olanlardır.Demek ki, şeriata uymak, sınırını ve ana temellerini gözetmek, mutluluk yolunun anahtarıdır ve kulluk da budur. Kendi arzusuyla, şeriatın sınırını aşan mahvolur. Bunun için,Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8220;Kim Allah&#8217;ın gösterdiği ölçü ve sınırı aşarsa, kendi nefsine zulmetmiş (haksızlık, kötülük yapmış ) olur.&#8221; TALAK SURESİ,Ayet: 1</p>
<p>10. KISIM: EHL-İ İBAHENİN (HER ŞEYİ MÜBAH GÖRENLERİN) CAHİLLİKLERİ VE SAPTIKLARI YANLIŞ YOLLARI</p>
<p>Bazıları herşeye mübah diyerek Yüce Allah &#8216;ın çizdiği sınırın dışına çıktılar.Bunların cahillik ve bilgisizlikleri şu yedi sebepten ileri gelir.</p>
<p>1. SEBEP: Yüce Allah&#8217;a inanmayan bir grubun bilgisizliğidir. Onlar Allah&#8217;ı hayal ve kuruntularında aradılar.O&#8217;nun nasıl ve<br />
neye benzediğini araştırdılar.Bulamayınca inkar yoluna saptılar ve olayların meydana gelişini yıldızlara veya tabiata bağladılar.İnsanların, hayvanların,hikmet dolu ve intizamlılığıyla akıllara durgunluk veren bu âlemin kendiliğinden meydana geldiğini veya devamlı var olduğunu veya kendinden habersiz tabii bir şey olmayacağını zannettiler.Bunlar yazılmış , güzel bir yazıyı görünce, bunun yetenekli, becerikli ve bilgili bir yazıcısı olmaksızın, kendiliğinden yazıldığını veya hep bu şekilde yazılmış bulunduğunu sanan kimseye benzerler. Gerçekleri görmemezliği bu dereceye ulaşan kimse, olayları yanlış açıdan görür. Nitekim tabiatçıların ve müneccimlerin bu şekilde nasıl yanıldıklarını önceki satırlarımızda anlattık.</p>
<p>2. SEBEP: Ahireti anlamayan bir grubun bilgisizliğidir. İnsanın bitki ve hayvanlar gibi olduğunu, ölünce herşeyi ile yok<br />
olacağını, ceza ve mükafat olmayacağını zannederler. Bunun tek nedeni, kendisini tanıyamamasıdır.Kendi hakkındaki bilgisi ancak diğer hayvanlar hakkındaki bilgi kadardır.Eşek, öküz, ağaç vs &#8230; hakkında ne kadar bilgi sahibiyse kendi hakkında da o kadar bilgi sahibidir. İnsanın aslını meydana getiren ruhu bilmiyor.Oysa ruh ebedidir, asla ölmez. Sadece bir süre vücut ondan alınır, buna da ölüm denir. Ölümün aslını daha sonraki konularımızda inceleyeceğiz.</p>
<p>3. SEBEP: Yüce Allah&#8217;a ve ahirete inanan, fakat inançları zayıf olan bir gurubun bilgisizliğidir. Şeriatın anlamını tam<br />
manasıyla kavrayamamışlardır.&#8221;Allah&#8217;ın, bizim ibadetlerimize ihtiyacı yoktur. Günahlarımız O&#8217;na hiçbir zarar veremez. İnsanların ibadetine de ihtiyacı yoktur.Zira o her şeye kesin olarak hakimdir. O&#8217;nun yanında ibadet le günahın bir farkı yoktur.&#8221; derler.Böyle cahiller şu ayetleri de görüyorlar:Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8220;Nefsini temizleyen, elbette kendisi için temizlenmiştir.&#8221; FATIR SURESİ, Ayet : 28<br />
Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8220;Kim (Allah yolunda veya öz nefsiyle) savaşırsa, ancak kendisi için savaşmış olur (faydası kendinedir).&#8221; ANKEBUT SURESİ, Ayet: 6<br />
Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8221; İyilik yapan, kendisi için yapmıştır (faydası kendinedir).&#8221; FUSSİLET SURESİ, Ayet : 46<br />
Ama yine de yanlış düşüncelerinden vazgeçmiyorlar. Çünkü bu zavallılar,şeriatı bilmiyorlar. Şeriatı, kendi için değil, Allah için iş yapmak olarak anlıyorlar. Bu, perhiz yapmayan hastanın: &#8220;Doktor da kim oluyor, ister sözünü dinlerim, ister dinlemem&#8221; demesine benzer. Bu söz doğrudur. Fakat doktorun sözünü dinlemediği için ölür. Onu öldüren doktora olan ihtiyacı değil, doktorun sözünü dinlemeyip perhiz yapmamasıdır. Doktor ona sadece yol göstermiştir. Ölümü doktora ne zarar verebilir ki?<br />
Vücut hastalığı insanı bu dünyada yok ettiği gibi, kalbin hastalığı da öbür dünyada insanı mahveder. İlaç ve perhiz, vücudun sağlığa kavuşmasına sebep olduğu gibi, ibadet, bilgi ve günahlardan sakınma kalbin sağlık ve dirliğine sebeptir. Bu husus ta,<br />
Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8220;Allah&#8217;ın huzuruna küfür ve şüpheden temizlenmiş bir kalple gelenlerden başkası kurtulamaz.&#8221; ŞUARA SURESİ, Ayet: 88 &#8211; 89</p>
<p>4. SEBEP: Şeriatı, yukarıda anlattığımız sebepten başka bir sebeple anlamayanların cahilliğidir. Onlar: &#8220;Şeriat , kalbinizi<br />
şehvet,öfke ve kibirlenmekten temizleyin, diye emrediyor. Halbuki bu mümkün değildir.Çünkü insan, bunlardan yaratılmıştır. Bu birisinin siyah bir bezi, beyaz yapmak istemesine benzer. Öyleyse bu istekle uğraşmak imkansızdır.&#8221;derler. Bu akılsızlar, şeriatın böyle emretmediğini, bilakis öfke ve şehveti terbiye etmeyi emrettiğini bilmiyorlar. Kızgınlık ve şehveti o şekilde<br />
kullanmak gerekirki, olaylara ve akla hükmetsin, söz dinlememezlik yapmasın, şeriatın çizdiği sınırı aşmasın ve affedilip bağışlaması için büyük günahlara yaklaşmasın. Bu imkânsız değildir. Birçok kimse bunu yapmışlardır.Peygamber Efendimiz: &#8220;Öfke ve şehvet gerekli değildir&#8221; gibi bir şey söylememiştir. Kendilerinin de dokuz hanımı vardı.Peygamberimiz buyuruyor ki:<br />
&#8220;Ben insanım, insanlar gibi ben de kızarım.&#8221;Yüce Allah: &#8220;Kızgınlığını yenenler, insanların kusurlarını affedenler.&#8221;AL-İİMRAN:134 Ayeti celilesinde , kendisin de kızgınlık ve öfke olmayanları değil, bu kızgınlık ve öfkeyi yenenleri övüyor.</p>
<p>5. SEBEP: Yüce Allah&#8217;ın sıfatlarını anlayamayanların cahilliğidir. Onlar:&#8221;Allah rahim (acıyan) ve kerim (iyilik sever) dir. Ne şekilde olursa olsun bize acır&#8221; derler. Oysa Allah Kerim olduğu gibi, şiddetli azap edicidir.Allah Rahim ve Kerim olduğu halde, bu dünyada birçok insanı bela,hastalık ve açlık içinde bulundurduğunu görmüyorlar. Dikkat etmiyorlar mı ki, ziraat veya ticaret yapmayan mala kavuşmuyor, gayret etmeyen ilim öğrenmiyor. Bu gibi kimseler ahiret işleri için böyle söyledikleri halde dünyalık isteklerde kusur etmiyorlar, Allah rahimdir, kerimdir ticaret veya ziraat le uğraşmasam bile rızkımı verir, demiyorlar. Halbuki Allah rızkı kendi üzerine almıştır. Bu hususta da şöyle buyuruyor:&#8221;Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların rızkını vermek, Allah&#8217;a mahsus tur.&#8221; HUD SURESİ, Ayet : 6<br />
Ahiret işinin de amellere bağlı olduğunu bildiriyor ve Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8220;Gerçekten insan ancak çalıştığının karşılığını elde eder.&#8221; NECM SURESİ, Ayet : 39<br />
O&#8217;nun keremine güvenmedikleri için rızık aramaktan ve dünyalıktan vazgeçmiyorlar. Oysa ahiret için söyledikleri dillerinden düşmüyor. Bu şeytanın telkinidir ve asılsızd ır.</p>
<p>6. SEBEP: Gururun yarattığı cahilliktir. Onlar: &#8220;Biz öyle bir yere kavuştukki, günah bize zarar veremez. Bizim dinimiz<br />
(İslam) büyük bir havuz olmuştur, pislenmez&#8221; derler. Bu ahmaklar o kadar basit kimselerdir ki, birisi onlara gururlarını kırıcı, küçük düşürücü bir söz söylese, ona hayatları boyunca düşman kesilirler. Kendilerine muhtaç olsa ona bir lokma ekmek<br />
vermezler. Dünya kendileri için çekilmez olur. İnsanlıkta, hala büyük bir seviyeye erişemeyen ve yaptıklarından sıkılmayan bu aptalların, büyüklük davaları nasıl gerçek olur?Böyle söyleyen, kini, şehveti, gösteriş ve öfkeyi kendisinde bulundurmayan bir kimse bile olsa, yine de davasında haklı sayılmaz. Zira ne olursa olsun derecesi peygamberlerinkini geçemez. Halbuki<br />
peygamberler hata ve kusur işleme korkusundan feryat eder ağlarlardı.Özürlerinin kabulüne çalışırlardı. Eshab-ı Kiramdan ileri gelenler küçük günahlardan da kaçınır, hatta şüphe korkusuyla helale bile yanaşmazlardı.O halde bu akılsız, şeytanın aldatmalarına kapılmadığını, derecesinin peygamberler ve doğrular derecesinden daha üstün olduğunu nereden bilmiştir. Eğer, &#8220;Evet , peygamberler böyleydi. Fakat yaptıklarını,başkalarına iyi örnek olmak için yaparlardı&#8221; derse, kendisini görenlerin<br />
mahvolduğunu gördüğü halde, niçin o da halkın selameti için aynı şeyleri yapmıyor. Eğer halkın mahvı bana zarar vermez derse, Peygamber&#8217;in bunda niçin zararı olsun?Eğer bunda zarar görmeseydi Peygamber kendini niçin takva zorluklarına sokar, sadaka olarak kendisine verilen bir hurmayı, ağzından çıkarıp yemezdi? Şayet yemiş olsaydı, herkese yemesi mübah olan bu hurmadan<br />
insanlara ne zarar gelirdi? Eğer zararı varsa, şarap kadehinin bu ahmaka neden zararı olmasın?Sonuç olarak deriz ki, onun derecesi, peygamberlerin derecesinden yüksek değildir. Yoksa onun yüz kadeh şarabının günahı, peygamberimizin sadakadan verilen bir hurmayı yemesi günahından daha çok değil midir?Kendisine sağladığını zannettiği dereceden dolayı, yüz kadeh şarap ona zarar vermiyor, bir şey yapmıyor da, peygamber efendimize bir bardak su kafi görülüp, bir hurma onun halini değiştiriyormu? Bunlardan anlaşılan,böyleleri yularlarını şeytanın eline vermişler. Akıllıların onlardan bahs etmeleri, onları değil ciddiye, alaya almaları bile lüzumsuzdur. Aptallar bile hallerine güler.<br />
Asıl din büyükleri, isteklerini esir etmeyen ve denetiminde bulundurmayanların insanlıkla ilgileri olmadığını, böyle kimselerin hayvan olduğunu anlayanlardır. O halde bundan, insan nefsinin aldatıcı olduğu,daima yanlış iddiada bulunduğu ve her zaman el altında bulunduğunu söylemesinin aldatıcı olduğu anlaşılır. Böyle birisinden delil istendiğinde,yaptıklarının doğru olduğuna, kendi hükmüyle olmazsa, şeriatın hükmü ile bir delil getiremez. Eğer isteyerek bütün varlığını buna veriyorsa, doğru söylüyor. Eğer izin vardır diyerek, başka şekilde anlatmağa kalkışarak ve hile ile şeriatın hükümlerinden ayrılmak isterse, şeytanın kölesi olmuştur.Bununla beraber yine de velilik iddiasında bulunur. Bu delil son nefsine kadar ondan istemek gerekir. Yoksa kibirli ve aldanmış kalıp mahvolur.Vücudun şeriata uydurulması, İslamiyetin önde gelen koşullarındandır.</p>
<p>7. SEBEP: Cahillikten değil de gaflet ve şehvetten ileri gelir. Bunlar her türlü şüpheyi bir tarafa bırakıp, herşeyi mübah<br />
(yapılması sakıncasız)görün vurdumduymaz kimselerdir. Dış ardan biri, böyle insanların ibadet yolunda yürüdüklerini, kargaşalık çıkardıklarını, yaldızlı sözler söylediklerini, evliyalık ve büyüklük iddiasında bulunarak onlara ait elbiseler giydiklerini görür, bu durum onun da hoşuna gider, böylece kendini şehvete ve başıbozukluğa terkeder.Kargaşalık, bozukluk çıkarmamayı aklından geçirmez, bundan bana bir ceza gelecektir, demez. Çünkü o zaman yaptığı iş ona hor görünmeyecektir. Tam<br />
aksine: &#8220;Bunda hiçbir kötülük, bozukluk yoktur, söylenenler töhmet altına bırakmak için söylenmiş , boş sözlerdir&#8221; der. Ama ne töhmetin ne de lafın gerçek anlamını bilmez. Bu şehvet ve arzularının esiri olmuş , gerçeklerden habersiz kimsedir. Şeytan onu istediği kalıba sokmuştur. Söz ile düzelmez.Çünkü şüphesi söz ile meydana gelmemiştir.Böyle insanların çoğu hakkında,<br />
Yüce Allah bu yuruyorki:<br />
&#8220;Biz, onların, Kur&#8217;an-ı anlamamaları için kalplerine perdeler gerdik ve kulaklarını sağırlaştırdık. Sen onları doğru yola çağırsan da, bu halde ebediyyen doğru yola gelmezler.&#8221; EL-KEHF SURESİ, Ayet : 57 &#8220;Sen Kur&#8217;anda Rabbini tek olarak andığın zaman, nefret edip, arkalarını döner, giderler.&#8221; ISRA SURESİ, Ayet : 46<br />
O halde onlara delil getirerek doğru yolu göstermeğe çalışmaktansa, kılıçla iş yapmak, onları öldürmek daha iyidir.<br />
Ehl-i İbahenin (herşeyi mübah görenlerin) yanlışlıkları ve onlara nasihat etmek hususunda bu kadar söz yeter. Bu kısımda bahsettiklerimizin meydana gelmesinin sebebi, ya kendini bilmemek, ya Allah&#8217;ı bilmemek, yada şeriat dediğimiz, insanı Allah&#8217;a götüren yolu bilmemektir. Bazen tabiat ve yaratılışına uygun gelen bir işte, bilgisizliğin giderilmesi güç olur. Onun için, şüphe etmeden ibadet yolunu kateden bir takım insanlar derler ki:<br />
&#8220;Dilediğin gibi yap. Fakat unutma ki sen yaradılmışsın ve seni yaratan, çok bilen, gücü her şeye yetendir. Dilediğini yapabilirsin. Bunda şüphen olmasın.&#8221; Bunun anlamı açık olarak delillere kendisine anlatılır.</p>
<p>I&#8217;ve seen so far is in perfect</p>
<p><a href="http://www.lovepowerman.net">http://www.lovepowerman.net</a></p>
<p><a href="http://www.lovepowerman.com">http://www.lovepowerman.com</a></p>
<p>ibrahim uzun web site admin</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak-3.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KİMYÂ-YI SAÂDET İMAM-I GAZALİ KENDİNİ TANIMAK-2</title>
		<link>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak-2.html</link>
		<comments>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak-2.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Jul 2010 12:40:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>lovepowerman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lovepowerman.com/?p=1019</guid>
		<description><![CDATA[12. KISIM: BÜTÜN İNSANLAR HAK DİN ÜZERE DOĞARLAR
Yukarıda anlat tıklarımızın yalnız Peygamberlere ait olduğu sanılmasın. Zira bütün insanların özü, doğuşta buna uygundur.Hiçbir demir yoktur ki başlangıçta kendisinden âlemin görüntüsünü içine alan bir ayna yapılmasın. Ancak zamanla pas onun cevherine işler ve onu kullanılmaz hale getirir. İnsan da bunun gibidir. İlk doğduğunda tertemizdir. Zamanla dünya hırsı, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>12. KISIM: BÜTÜN İNSANLAR HAK DİN ÜZERE DOĞARLAR</p>
<p>Yukarıda anlat tıklarımızın yalnız Peygamberlere ait olduğu sanılmasın. Zira bütün insanların özü, doğuşta buna uygundur.Hiçbir demir yoktur ki başlangıçta kendisinden âlemin görüntüsünü içine alan bir ayna yapılmasın. Ancak zamanla pas onun cevherine işler ve onu kullanılmaz hale getirir. İnsan da bunun gibidir. İlk doğduğunda tertemizdir. Zamanla dünya hırsı, şehvet ve günahlar kalbi karartır, kirletir ve paslandırır. Böyle bir kalb de bu dereceye ulaşamaz. Layıklık ve uygunluğunu yitirir.Peygamberimiz buyuruyor ki:<br />
&#8220;Her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra anne ve babaları (çevreleri) onları yahudi, hıristiyan ve putperest yaparlar.&#8221;<br />
Yüce Allah da bütün insanların bu dereceye çıkabileceğini haber veriyor:<br />
Allah: &#8220;Ben sizin Rabbiniz değilmiyim?&#8221; demişti. Onlarda:<br />
&#8220;Evet,Rabbimizsin, şahit olduk&#8221; demiş lerdi. A&#8217;raf: 172. Akıllı birisine &#8220;iki, birden çok değilmidir?&#8221; diye sorulsa &#8220;Elbetteki çoktur&#8221; diye cevap verir. Akıllı kimse bunu hiç duymamış , söylememiş olsada bunu böyle anlar, böyle söyler ve kabul eder. Çünkü gerçeği kabul etmek doğuştandır. Yüce Allah&#8217;ı bilmek de aynı şekilde doğuş tandır.Ayette buyruluyor ki: &#8220;Eğer Kâfirlere, gökleri ve yeri kim yarattı diye sorarsan, onlar, Allah yarattı diyeceklerdir.&#8221; Lokman: 25. Başka bir ayettede:<br />
 &#8220;Allah insanları tevhid dini üzerine yaratmıştır.&#8221;<br />
Vücudun kalbin yönetiminde ve emrinde olduğu apaçık ortadır. Fakat bilmek gerekir ki bazılarının kalbi diğerlerinkinden daha güçlü ve kuvvetlidir, meleklerin özelliklerini daha çok taşır. Böylece vücudunun dışındaki maddeler de ona itaat eder.Örneğin,korkusu bir arslanın üzerine düştüğü zaman, arslan ona itaat eder, emrine girer. Bir hastaya yardım edince, hasta sağlığına kavuşur. Bunun tersine, sağlam birisine bakarsa,hasta eder. Birisinin kendi yanına gelmesini isterse, Rum: 30 buyruluyor.Akli deliller ve tecrübeler ilede sabittirki bu yaln ız Peygamberlere mahsus değildir. Çünkü ayeti celilede de belirtildiği gibi Peygamberler de birer insandır: &#8220;(Resulüm) de ki: &#8220;Ben de sizin gibi bir insanım.&#8221; Fus s ilet: 6.Kendisine bu yol açılan kimsenin, insanları kurtuluşa çağırdığı yola şeriat denir. Bu şeriat yolu kendisine gösterilir. Böyle bir kimseye peygamber denir. Ondan meydana gelen hallere mucize denir. İnsanları doğru yola davet etmekle yükümlü olmazsa, ona veli adı verilir. Hallerine de keramet denir. Keramet sahibi olan bir velinin, insanlarla, doğru yola davette meşgul olması gerekmez. Belki, insanları doğru yola davet etmekle yükümlü olmaması ilahi gücün gereğidir. Fakat bu, şeriatın kuvvetli ve yeni olduğu,başkalarının davetine lüzum kalmadığı zamanlar için doğrudur. Veya davetin bazı şartları, velide yoktur.O halde, evliyanın ermişliklerine ve kerametlerine inancın tam olsun.Bilmek gerekir ki ilk yapılacak şey nefsin arzularına karşı koymak ve kendini ibadete vermektir. İrade ve istek burada büyük bir rol oynar. Fakat unutmamak gerekir ki her eken biçemez her giden daima hedefine ulaşamaz ve her arayan da aradığını devamlı bulamaz. Ancak bir gerçek daha var. O da kıymetli olan bir işi elde etmenin yolları da karışık ve çapraşıktır. Onu bulmak zordur. Bu yol ise bilgiçlik, anlama yolunda insanın ulaşabileceği en üs tün derecedir. Nefse karşı koyup kendini Allah yoluna adamadan ve bir yol göstericinin önderliğinden faydalanmadan bu seviyeye erişmeyi istemek doğru olmaz.Bazen nefse karşı koyup Allah yoluna kendisini adayan ve bir yol<br />
göstericide bulan bir kimse yine de bu yola uygun olmadığı veya ezelde bu saadet o kims eye nasip edilmediği için arzusu na kavuşmaz. Dünya ilimlerinde önderlik derecesine kavuşmak ve insanın kendi arzusuyla yönverdiği işlerde de durum böyledir.</p>
<p>13. KISIM: GÜÇLÜLÜĞÜNDEN DOLAYI KALBİN TAŞIDIĞI ÜSTÜNLÜK</p>
<p>Maddi ve manevi bilgi için uğraşan bir insanın, en kıymetli serveti olan kalbde oluşan şeyleri gördük. Şimdi kalbin kuvvetli olması sebebiyle taşıdığı üstünlüğü inceleyelim. Kalbin güçlü olması meleklik özelliklerindendir. Diğer hayvanlarda yoktur.<br />
Melekler madde âlemini emirleri altında tuttuklarında, Yüce Allah&#8217;ın izni ile insanların ihtiyaçlarını yerine getirdikleri, örneğin yağmur yağdırdıkları,fırtına koparttıkları, hayvanları ana karnında, bitkileri toprakta şekillendirdikleri vakit , her iş için meleklerin bir kısmı görevlendirilir.İnsanın kalbide meleklerin özelliğini taşır. Yani ona da madde âleminin bir<br />
kısmına etki edebileceği bir güç ve kuvvet verilmiştir.Her insanın vücudu kendi dünyasıdır. Vücut ise kalbin yönetimindedir.<br />
Herkes bilirki kalb, ilim ve istek parmakta değildir. Parmak kalbin emrindedir. Kalb emredince parmak hareket eder. Kalbde öfkenin görüntüsü meydana gelince, yedi organındaki damarlar açılır, kan hücum eder. Bu durum yağmura benzer.Şehvetin görüntüsü kalbde meydana gelince, bir esinti canlanır ve şehvet organına doğru iner. Yemek yemeği düşünce dilin altındaki kuvvet hemen yardım için harekete geçer ve tükrük bezleri çalışır. Böylece yiyeceği yutacak hale gelinceye kadar ıslatır.<br />
Vücudun, kalbin tasarrufu altında olduğu ve kalbe tabi bulunduğu apaçıktır. Ancak bazı kalbler diğerlerine nazaran daha güçlü ve üstündür.Çevresinde bulunan şeylere böylece güçlü kalbler etki eder ve yönetir.Örneğin hastayı iyileştirir. Sağlamı hasta eder. Yanına birisinin gelmesini dileyince, o kimsenin duygularında o yönde bir hareket meydana gelir.Yağmur yağmasını istediği zaman yağmur yağar.Bütün bunların mümkün olduğu akli deliller ve tecrübe ile bilinmektedir.Göz değmesi ve büyü denilen şeyler de bu gibi olaylardan yani insanların maddelere tesir ettiği şeyler kısmındadır. Hatta, bazen bu tesir edici kuvvet hayret edici kötü bir duygu olur, gördüğü güzel bir ata, haset gözüyle bakar, atın yok olmasını ister, o atda yok olur.<br />
Peygamberimiz buyuruyor ki:<br />
&#8220;Göz (nazar), insanı mezara, deveyi tencereye koyar.&#8221;<br />
Bu da kalbin şaşılacak durumlarından biridir. Bu özelliklerin kendisinde bulunduğu bir kimse, insanları gerçek dine davet edici ise bu durumlarına mucize denir. Davet edici değil ise keramet denir. Bu durumları hayırlı işlerde meydana gelirse ona nebi veya veli denir. Kötü işlerde meydana gelirse ona büyücü denir. Keramet , mucize ve büyü insanın kalbindeki en büyük güçlerdir. Gerçi aralarında büyük farklar vardır, ama kitabımızın konusu bu değildir.</p>
<p>14. KISIM: PEYGAMBERLİĞİN VE EVLİYALIĞIN ASLI</p>
<p>Buraya kadar anlattıklarımızı bilmeyen peygamberliğin gerçek mahiyeti hakkında hiçbir şey bilmiyor demektir. Bildiği, sadece peygamberlik ve evliyalığın, kalbin üstün derecelerinden biri olduğudur. Bunu da gördüğü veya işittiği için bilmektedir.<br />
Peygamberliğin meydana gelmesinde üç özellik vardır:</p>
<p>Birincisi: Bütün insanların uykuda gördüklerini, onlar uyanıkken gösterilir.</p>
<p>İkincisi: Bütün insanlar ancak kendi duygularına hükmederler. Oysa peygamberler, başkalarının duygularına da etki ederler.<br />
Örneğin insanları kurtuluşa erdirirler ve insanlar, onlardan kötülük görmezler.</p>
<p>Üçüncüsü: insanların çalışarak elde ettiği bilgiler, onların kalblerine,kims eden öğrenmeksizin meydana gelir. Zaten zeki ve<br />
temiz kalbli bir kimsenin aklına, hiç kimseden öğrenmeden bir takım bilgilerin gelmesi doğaldır. O halde temiz ve çok güçlü bir kalbe sahip olanlar bütün ilimleri veya birçok ilimleri kendiliklerinden bilebilirler. Buna ilm-iledünni (Allah&#8217;tan gelen ilim) denir.Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8220;Ona katımızdan ilim öğrettik.&#8221; EL-KEHF SÜRESİ, Ayet : 65<br />
Bu üç özelliğin kendisinde toplandığı bir kimse, büyük peygamberlerden veya büyük velilerdendir. Saydığımız özelliklerden birisinin bulunmasıda bu derecelerden birisinin elde edilmesini sağlayabilir. Fakat aralarında büyük farklar vardır. Çünkü bazıları bu özelliklerin her birisinden bir kısmını, bazıları da tümünü almışlardır.Bizim peygamberimizin üstünlük ve eksiksizliği, bu üç özelliğinde tam olarak kendisinde bulunmasından ileri gelir. Yüce Allah insanların peygamberlere uymaları ve kurtuluş yolunu onlardan öğrenmeleri için,peygamberlik makamını öğrenebilmelerini isteyince; herkese bu üç özellikten bir numune verdi. Bir özelliğin numunesi rüya hali, bir özelliğin numunesi düşünebilme kabiliyeti, bir özelliğin numunesi de ilim ve doğru düşünmektir.Bir şeyin örneği olmadan insanın o şeyi bilmesi mümkün değildir. Örneği olmayan bir şekil düşünülmez, anlaşılamaz. Bunun içindir ki hiç kimse Yüce Allah &#8216;ın gerçeğini tamamen bilemez. Ancak Yüce Allah kendis i bilir.O halde Peygamber ve evliyalarda, yukarıda saydığımız üç özellikten daha baş ka özellikler olabilir. Ama biz bilemeyiz. Çünkü o özelliklerin bizde örnekleri yoktur. Öyleyse, Yüce Allah&#8217;ı kendisinden baş ka hiç kimse tam olarak bilemez dediğimiz gibi. Peygamber efendimizi de kendisinden ve daha üstün olanlardan başkası tam olarak bilemez diyebiliriz. Buradan anlaşıld ığına göre peygamberlerin kıymetini tam olarak ancak yine Peygamberler bilebilir. Bizim için bu dereceler fazla belirli değildir.<br />
Eğer uykumuz olmasaydı ve birisi bir uykuyu anlatıp: &#8220;Bir kimse hareket edemez, göremez, işitemez ve konuşamaz olduğu halde yarın ne olacağını bilir. Halbuki görse ve işitseydi, bunu bilemezdi&#8221; deseydi biz katiyyen buna inanmazdık. Çünkü insanoğlu görmediğine inanmaz. Bunun için Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8220;Hatta hakkında bilgi sahibi olmadıkları şeye inanmazlar.. Onların aklına onun anlamı ve yorumuda gelmez.&#8221;<br />
Ve yine Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8220;(Kâfirler) Ona yol bulamayınca, Kur&#8217;an için, bu eski bir iftira ve yalandır,derler.&#8221;<br />
Peygamber ve evliyalarda, diğer insanların hiç bilmediği bazı özelliklerin bulunmasına şaşmamak gerek. Onlar bu özelliklerden dolayı büyük zevk alırlar ve kıymetli hallere kavuşurlar. Bu durum şuna benzer: Bir kimsenin şiire karşı zevki yoksa, vezinle yazılmış bir şiiri dinlerken pek tad alamaz.Birisi ona bu şiirin anlamını açıklamaya çalışsa, anlatamaz. Çünkü onun bu<br />
branştan haberi yoktur.Yine anadan kör doğan birisi, hiçbir zaman renklerin manasını ve onları görmenin zevkini anlayamaz. O halde Yüce Allah&#8217;ın Peygamberlere,Peygamberlik derecesini verdikten sonra, idrak ve anlayış bahşetmesine şaşmamalı. Zira, o dereceye kavuşmayanın, bundan haberi olmaz.</p>
<p>15. KISIM: BAZI İLİMLERİN İNSANI GERÇEĞE VARMAKTAN ALIKOYMASI</p>
<p>Buraya kadar yazdıklarımızda kalbin üstünlüklerini anlattık ve tasavvufçuların yolunu açıkladık. Sofilerden duyduğun:<br />
&#8220;İlim, bu yolda perdedir&#8221; sözüne sakın inanmamazlık etme, çünkü doğrudur: His ve duygu organları vasıtasıyla meydana gelen ilimlerle meşgul olmak ve yalnız onlarla uğraşmak, insanı bundan mahrum eder.Kalb bir havuz, beş duyu organı da bu havuza dışardan akan beş dere gibidir. Eğer havuzun dibinden temiz su çıkarmak istersen, havuzdaki bütün suyu boşaltman. Sonra dere sularının getirdiği çamuru çıkarman, bir daha su gelmemesi için suyollarını kesmen ve havuzun dibini kendi içinden temiz, berrak su çıkarabilecek şekilde yapman lazımdır. Havuz siyah çamur ile dolu olduğu müddetçe, dibinde duru su çıkması mümkün değildir.Kalbin durumu da böyledir: İçinden gelen ilim, dış ardan gelenlerden kurtulmadıkça, maksada erişilmez.Fakat âlim bir kimse, kendini öğrendiği ilimlerden uzak tutar, kalbini onlarla meşgul etmezse, kazandığı ilimler ona perde olmaz ve kalb gözü açılabilir. Çünkü kalb hayal ve duygulardan kurtulunca, eski durumu ona perde olmaz.İlim şu sebepten dolayı perde olur: Ehl-i sünnet inancını, münakaşa ve münazaradaki delillerini öğrenmek, kendini tamamen buna vermek, bundan baş ka hiçbir ilmin varlığını kabul etmemek, kalbine başka bir şey geldiği zaman &#8220;Bu, bildiklerimin aksinedir, bildiklerime uymayan her şey yanlıştır&#8221;demek. Böyle bir kimsenin işlerin aslını bilmesi mümkün olmaz. Zira halka öğretilen inanç, aslın kendisi değil, görüntüsüdür. Tam bilgi olmalıki, özün kabuktan ayrılması gibi, asılda görüntüden ayrılsın .Bilmek gerekir ki mücadele ve münazara ilmini inancına yardımcı olsun diye öğren kimseye gerçek bildirilmez. Çünkü elindeki ilmin tam olduğuna inanır. Bu zan gerçekleri görmesini engelleyen bir perde olur. Meşhur bir söz vardır:<br />
&#8220;Bir şeyi öğrendiğini kesin olarak zanneden bir kimsenin bu dereceden mahrum olduğunu herkes bilir.&#8221; kendini mücadele-münazara ilmine verenlerin durumu da budur.Yalnız bu ilme sahip olup ta, bunun herşey olmadığını bilen kimseye, ilim<br />
perde olmaz. Bilakis onlarda meydana gelen kalb açılması çok yüksek dereceli olur. Böyle bir kimsenin yolu daha sağlam, daha çok yüksek dereceli olur. Zira köklü dini bilgiye sahip olmayan kimse, çoğu zaman sapık düşüncelere bağlı kalır ve ufak bir şüphe ona perde olur. Halbuki âlimde böyle şeyler olmaz. Öyle ise &#8221; İlim perdedir&#8221; sözünün anlamını, eğri ile doğruyu birbirinden ayıracak dereceye ulaşmış bir kims eden duyarsan inanmamazlık yapma, kabul et .Maalesef zamanımızda, emir ve yasaklara uymayıp, bozuk delillerle harama helal diyen Kâfirler ve arzularının esiri olmuş birçok kimseler türemiştir.<br />
Kendilerinde hiçbir zaman böyle durumlar bulunmadığı halde, sofilerin kendilerinden geçmesi halde iken söyledikleri bazı saçma ve lüzumsuz sözleri alıp caka satıyorlar. Hergün yıkanıp taranıyor, güzel elbiseler giyiyor, seccadelerini serip ilim ve âlimleri kötülüyorlar. İnsanları aldatan,şeytan ahlaklı böyle kimseler yok edilmelidir. Onlar Allah&#8217;ın ve Peygamberimizin düşmanıdırlar. Çünkü Yüce Allah ve sevgili peygamberimiz ilmi ve âlimleri övüyor, bütün insanları ilim öğrenmeye çağırıyorlar. Öyle ise bilgi sahibi olmadığı ve ilim elde etmediği için, her şeye &#8220;yapmakta günah yoktur&#8221; diyen bu zavallı kimselerin böyle bir söz söylemeleri nasıl doğru olabilir? Bu kimselerin durumu, kimyanın altından iyi olduğunu, ondan sınırsız şekilde altın yapıldığını duyan ve önüne altın hazineleri getirildiği zaman &#8220;Altın ne iş e yarar, asıl olan kimyadır&#8221; diyerek altını almayan halbuki kimyayı da hiçbir şekilde bilmeyen adamın durumuna benzer. Böyle adamlar çaresiz, malsız ve aç kalırlar. Kanımca o, &#8220;Kimya Altından daha iyidir&#8221; sözünü söylemenin sevincini tatmak için böyle davranır.<br />
İşte Peygamber ve velilerin keşfi kimyaya, âlimlerin ilmi de altına benzer.Kimyaya sahip olan, altına s ahip olandan daha da üstündür.Ancak burada bir incelik daha var: Bir kimsede bulunan kimya, yüz altından fazlasını yapamazsa, bu kimse kendisinden bin altın bulunandan daha üstün sayılamaz. Kimyadan bahs eden kitapları birçokları aradığı halde, bunun aslı uzun zamanlar bile herkesin eline geçemez. Onu bulmaya uğraşanların çoğu sahte-değersiz para elde ederler. Gerçek mutasavvıflarda böyledir; çok nadir bulunur. Bundan da anlaşılır ki, çok az kimse tasavvufu elde edebilir.Buradan şöyle bir gerçekte meydana çıkıyor: kendisinde sofiliğin az bir kısmı bulunan kimse, bütün âlimlerden üstün olamaz. Çünkü sofilikte uğraşanların birçoğu işin başlangıcında bir şeyler elde ettikten sonra, gelir kalır ve yolu tamamlayamazlar. Bazıları da işin görüntüsünü elde eder,<br />
aslına kavuşamazlar. Onlar bunu kazanç sayarlar. Oysa beğenilmeyip atılan şey değerli olmaz.Örneğin, gerçek rüyalar olduğu gibi, anlamsız ve bozuk rüyalar da vardır.Hatta bazı âlimler, o halde öyle bir yüksek dereceye ulaşmıştırlar ki,diğerlerinin çalışarak elde ettiği dini bilgileri, o hiç kimseden öğrenmeksizin bilir. Bütün bu sözlerle, nadir olarak ele geçen bir makamı anlatmak istedik.Öyle ise gerçek tasavvuf yoluna ve onu elde edenlere inanmak gerek.Boyunlarına halka geçmiş bazı zavallıların sözü ile onlar hakkındaki inanç bozulmamalı, onlardan ilim ve âlimleri ayıplayanların elinde hiçbir şey<br />
olmadığı kabul edilmeli.</p>
<p>16. KISIM: İNSANIN MUTLULUĞU YÜCE ALLAH&#8217;I BİLMEKTEDİR</p>
<p>SORU: İnsanın mutluluğunun Yüce Allah&#8217;ı bilmekte olduğu nereden anlaş ılır?</p>
<p>CEVAP: Her şeyin mutluluğu, o şeyin lezzet ve rahatlığındadır. Lezzet ise tabiatın çektiği tarafadır. Her şey ne için yaratılmışsa, onun içindir.Örneğin şehvetin tadalması, arzu ettiği şeye kavuşmak, öfkenin tad almasıda, düşmanından intikam almaktır. Gözün tadalması güzel şeylere bakmak,kulağın tadalması, güzel sözler dinlemektir. Aynı şekilde kalbin tad alması<br />
da, yukarıdakilerde olduğu gibi, kendi özelliklerine uygun olarak, gerçeği anlamaktır. Yalnız şehvet , öfke ve beş duyu organı ile anlaşılanlar,hayvanlarda da vardır.Bunun içindir ki insan, yaradılış icabı olarak bilmediği şeylere karşı merak<br />
ve ilgi duyar. İlgi, o şeyi bilmek istemekten ileri gelir. Bilince de sevinir,neşelenir ve onunla övünür. Derece olarak daha aşağı olan işlerde de durum böyledir. Örneğin satranç bilipte seyreden birisi, oynayanların &#8220;dış ardan karışma&#8221; sözüne aldırmaz yine de sabretmeyip karışır. Bu zor bir oyun bildiği için, bunu açığa vurmak, övünmek isteğinden ileri gelir.<br />
Böylece kalbin tad alması, işlerin gerçeğini bilmekte olduğunu anladıktan sonra şunu da öğrenmek gerekir: Bilmek ne kadar büyük ve değerli şeylerde olursa o kadar değeri artar.Örneğin, vezire ait sırlardan bahs eden bir kimse, bununla övünür. Eğer<br />
padişaha ait sırları bilirse, o memleketi idare etmedeki düşüncelerinden haberdarsa, buna daha çok sevinir. Aynı şekilde, matematik ve astronomi ilmini bilmen, satranç ilmini bilmekten daha çok sevinir. Satrançta neyi nereye koyacağını kestiren kimse de, nasıl oynanacağını bilen kimseden daha çok zevk alır. Bütün bunlar gibi bilinmesi daha kıymetli olan bilgiler<br />
de daha değerlidir, lezzetleri de daha fazladır.Bütün yaratıkların O&#8217;nunla şereflendiği Yüce Allah&#8217;tan daha üstün daha<br />
şerefli bir varlık yoktur. Bütün âlemlerin sahibi ve yöneticisi O&#8217;dur. Bütün akıl durduran şeyler O&#8217;nun yarattıklarında bulunan özelliklerdir. O halde bundan daha şerefli ve üstün hiçbir bilgi yoktur ve bu yaradılış icabıdır.Çünkü her şeyin yaradılış icabı, onun özelliğidir, o şey onun için yaratılmıştır.Bu bilgi gereğince, bozuk olan bir kalb, gıda alma kabiliyeti bozulmuş hasta vücut gibidir: Çamuru, ekmekten çok sever. Tabii arzusunun normal hale gelmesi için ona ilaç verilmezse bu bozuk arzular beraberinde giderse dünyanın en zavallı mahluku olur, mahvolur. Diğer şeylere karşı taşıdığı<br />
arzu ve şehveti, Yüce Allah&#8217;ı tanımaktan çok olanlar da hastadır. Eğer tedavi edilmezseler, öbür dünyanın zavallısı olurlar, mahvolurlar.Bütün bedeni arzu ve heveslerin ölümle söndükleri, yok oldukları şüphesizdir. Aynı şekilde vücuda bağlı üzüntü ve kederler de ölümle son bulur. Oysa marifet lezzeti kalbe ait olup, ölümle son bulmaz, bilakis daha artar ve parlar. Zira arzuların verdiği sıkıntı artık mevzu bahis değildir.Vücutla beraber ölmüşlerdir. İnşallah kitabımızın son bölümlerinde, Allah&#8217;ı sevme bahsinde bu konuyu uzun uzadıya anlatacağız.</p>
<p>17. KISIM İNSAN VÜCUDUNDA YÜCE ALLAH&#8217;IN ŞAŞKINLIK VEREN YARADILIŞI</p>
<p>Bu kitabımız için insan kalb durumuyla ilgili olarak anlattıklarımız yeterlidir. Bu konuda daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler, Acaib-ül Kalb adlı kitabımıza baksınlar. O kitapta da, bu kitapda da insanın kendisini tanıması hususu eksiksiz olarak anlatılmadı. Anlattıklarımız sadece kalbin bazı özelliklerinin açıklanmasıdır. İnsanın ana temeli budur.Diğer bir temeli de vücuttur. Vücudun yaratılışında dış ve iç organlarının her birinde, garip duyulmamış manalar, faydalar ve şaşkınlık yaratan durumları vardır.İnsanın vücudunda binlerce sinir, damar ve birçok kemik vardır. Her birisinin şekli, özelliği ve vazifesi ayrıdır. İnsanın ise çoğu defa bundan haberi yoktur. İnsanın bildiği sadece, elin tutmak, ayağın yürümek, dilin konuşmak vs &#8230; için olduğudur. Ama gözün on kısımdan yapıldığını,bunlardan sadece birisinin görevini yapmamasıyla görme işinin aksayacağını bilmez. Bu kısımlarının her birinin ne yaptığını, görmeye ne şekilde etki ettiğini düşünmez. Bunlara ait bilgiler kalın ciltli birçok kitapta ancak anlatılmış tır. Onun için her insanın bunları bilmemesine şaşmamak lazımdır. Yine karaciğer, dalak, öd kesesi, böbrek ve diğer iç organların vazifeleri bilinmez.Karaciğerin görevi mideden kendisine gelen çeşitli gıdaları kan renginde bir hale getirmek ve bütün vücuda yayacak şekle sokmaktır. Kan ciğerde oluşurken köpük renginde bir tortu ve bir de köpük bırakır. Buna lenf denir. Dalağın görevi bu lenfi (bir nevi artığı) kandan almaktır. Safra dediğimiz sarı renkli bir köpük vardır. Öd kesesinin görevi bu köpüğü toplamaktır. Kan ciğerden çıkınca gayet akış kan ve suludur. Böbreğin görevi kandan fazla suyu almaktır. Ancak böylece kan safrasız ve lenfsiz normal renginde ve kıvamında damarlara ulaşır.Safra kesesinde bir arıza olunca, safra kana karışır. Ve bunun sonucunda sarılık hastalığı veya safra ile ilgili diğer hastalıklar meydana gelir. Dalak iyi çalışmazsa lenf kana karışır ve bununla ilgili birçok hastalıklar meydana<br />
gelir. Böbrekler çalışmazsa kanın içindeki zararlı maddeler süzülmez ve bunun neticesinde yine birçok hastalıklar meydana gelir vs&#8230;Bütün bunlar gibi insanın içindeki ve dışındaki her organ bir iş için yaratılmıştır. Vücut bunlar olmadan sağlıklı olmaz. Belki insanın vücudu âlemin bir örneği, bir küçük görüntüsüdür. âlemde yaratılan her şeyin insanda bir örneği vardır: Kemik dağlara, ter yağmurlara, kıllar ağaçlara,beyin göklere, duyu organları yıld ızlara benzemektedir. Bunu uzun uzadıya<br />
anlatmaya gerek yok. Çünkü çok sürer. Sonuç olarak âlemdeki her şeyin insanda bir örneğini benzerini bulmak mümkündür. Daha önce işaret ettiğimiz domuz, kurt,at,şeytan ve melek gibi.âlemdeki her sanatın da vücutta bir benzerini bulmak mümkündür.<br />
Mİdedeki kuvvet ,aşçı gibidir. Yemekleri sindirir. Saf gıdaları ciğere, tortu ve artıkları bağırsaklara gönderen, şıracı gibidir. Gıdalara ciğerde kan rengi verdiren boyacı, kanı göğüste beyaz süt yapan, yumurtalıklarda meniyi meydana getiren çamaşırcı gibidir. Ciğerden kendine gıda çeken her parça köle taciri, böbrekler de su çekip mesaneye götüren saka gibidir. Safra ve hastalığı gideren de adil bir başkan gibidir. Vs&#8230; uzatırsak sonu gelmez.Bunları anlatmamızdaki gaye, sen tatlı tatlı uyurken vücudunda sana hizmet etmekten bir an geri kalmayan birçok organın her birinin bir işle meşgul olduğunu sana bildirmektir. Oysa sen onları tanımıyorsun,yaptıkları hizmetten dolayı şükretmiyorsun.Birisi hizmetçisini birgün yardımına gönderse, bütün gün, belki de hayatın boyunca ona teşekkür edersin. Ama bu kadar sanatçıyı vücudunun içinde bulunduran, hayatın boyunca onları sana hizmet etmekten bir an geri koymayanı hatırlamazsın.Vücudun yapısını, bileşimini ve organların yararlarını bilmeye teşhis ilmi denir. İnsanlar bu ilmi pek bilmezler ve uğraşmazlar. Okuyanlar da sadece tıp ilminde hoca olmak için okurlar. Oysa tıp ve tıp ilmi de kısadır,sınırlıdır. Gerekli ise de, din ile ilgisi yoktur.Fakat vücuduna, Yüce Allah&#8217;ın yaratmış olduğu akıl durdurucu incelikleri görmek için bakanda, Yüce Allah&#8217;ın sıfat larından üç tanesini görür:</p>
<p>Birincisi: Vücudu meydana getiren yaratıcının, eksiksiz bir güce sahip olduğunu öğrenir. Böyle bir yaratıcıda noksanlık ve<br />
eksiklik olamaz. Bir damla sudan böyle bir insan yaratabilen, ölümden sonra diriltmeyi daha kolay yapar.</p>
<p>İkincisi: Bu vücudu yaratan ilmin, her şeyi kuş atan sonsuz bir ilim olduğunu bilir. Çünkü bunca şaşkınlık veren şeylerin<br />
sayısız yararlarla bir arada bulunması, ancak en üstün bir ilimle olabilir.</p>
<p>Üçüncüsü: Allah&#8217;ın kullarına lütuf, rahmet ve yardımın sonu yoktur. Zira yaratılması gerekli olanlardan bir tek tane bile<br />
bırakmayıp, hepsini yaratmıştır. Bunların hepside muhakkak gereklidir, kalp, ciğer, beyin canlılık gibi. Ayrıca insanın muhtaç olduğu fakat mutlaka gerekli olmayan şeyleride yaratmıştır. El, ayak, göz ve dil gibi. Üstelik bir de insanın pek muhtaç olmadığı, gerekli olmayan fakat fazlalık ta olmayan süsleyici olanları da vardır.Siyah saç, kırmızı dudak, yay gibi kıvrık kaş , düzgün kirpik vs&#8230;.Yüce Allah bütün bu bağış ve güzellikleri yalnız insanoğluna değil, bütün yaratıklara, arıya, sineğe, sivrisineğe de vermiştir. Bunların her birine de gerekli olan şeyleri vermiş , görünüşlerini, güzel çizgi ve renklerle süslemiştir.O halde insan vücudunun yaradılışını dikkatle incelemek, Yüce Allah&#8217;ın sıfatlarının anahtarıdır. Bu şekilde ve bu sebeple yapılırsa ilim değer kazanır. Tıp âlimlerinin dediklerimizi gözetmeden yaptığı çalışmalarda bu<br />
şeref yoktur.Bir insan şiir, kitap yazma ve sanattaki incelikleri ne kadar çok bilirse,şairin, yazarın ve sanat sahibinin değerini, büyüklüğünü o kadar çok takdir eder. Yüce Allah&#8217;ın işlerindeki incelikler ve akıl ermez sırları anlarlar. Yüce<br />
Allah &#8216;ın büyüklüğünün anahtarı, belirtisidir. Bu da insanın kendisini bilmesinin bir kısmıdır. Fakat kalb ilmine göre kısalmıştır. Çünkü bu, vücut ilmidir. Vücut ise binek hayvanı gibidir. Yöneticisi, binicisi kalbtir. Asıl gaye bu binici içindir. Bütün bunları söylemekle, insanın kendisini kolayca anlayamayacağını bildirdik. Oysa insana kendisinden daha yakın hiçbir şey yoktu.Kendisini tanımadığı halde, başkasını tanıdığını, onun hakkında bilgi sahibi olduğunu iddia eden bir kimse, kendisini doyuracak yemeği olmadığı halde, şehirdeki bütün yoksulların kendi yemeğini yemekte olduklarını iddia edene benzerki çok çirkin ve yakışmayan bir şeydir.</p>
<p>18. KISIM İNSAN BU DÜNYADA SON DERECE GÜÇSÜZDÜR</p>
<p>Buraya kadar yazdıklarımızda kalb cevherinin kıymetini, büyüklüğünü ve de güçsüzlüğünü anlattık. Bu kıymetli cevher insana verildi ve vücutla üzeri örtüldü. İnsanoğlu onu aramayıp yitirirse, unutursa çok aldanır ve büyük zararlara uğrar. Kalbi aramak, dünya uğraşılarından kurtarmak ve layık olduğu yüksek dereceye ulaştırmak için gayret etmek gerekir. Onun<br />
üstünlüğü ve tadı, öbür dünyada üzüntüsüz neşe, kesintisiz sonsuzluk,acısız güç, şüphesiz bilgi ve Yüce Allah&#8217;ı perdesiz görmekle anlaşılacaktır.Bu dünyada insanın şerefi, kendisinde bulunan kabiliyet ve yaratılışı ile gerçek şeref ve ululuğa erişmesidir. Yoksa dünyada ondan daha kusurlu ve biçare kim vardır? O açlığın, susuzluğun, sıcaklığın, soğukluğun,hastalığın, acının, sıkıntının, öfke ve hırsın esiri olmuştur. Rahat bulduğu ve tad aldığı şeyler, ona zarar vermektedir. Fayda verenler ise acı ve ızdırapla karışıktır.Saygıya değer ve kıymetli olan kimse ya ilim, ya kuvvet ve güç ya yardım  sever ve irade yada yüzünün güzelliği ile saygıya değer ve kıymetlidir.Bunlara teker teker bakalım:</p>
<p>a) İlimle saygı değer ve kıymetli olan kimse:</p>
<p>İnsanın ilmine baktığımızda ondan daha cahil kimse yoktur. Zira beyinde bir damarcık hasar görse ölmekten veya delirmekten korkulur. İnsanda çoğunlukla bunun neden olduğunu ve ilacının ne olduğunu bilemez. Belkide ilacı yanındadır,devamlı görüyordur ama yine de bilemez.</p>
<p>b) Kuvvet ve gücünden dolayı saygı değer olan kimse:</p>
<p>İnsandan daha güçsüz kimse yoktur. Zira bir sinekle bile boy ölçüşemez.Kendisine musallat olan sivrisineğin elinden ne hallere düşer. Bir arıcığın iğnesini yemekle uykusuz ve huzursuz olur.</p>
<p>c) Yardım severlikten dolayı saygıdeğer ve kıymetli olan kimse, Birazcık gümüş , altın veya parasını kaybetse üzülür. Acıktığında bir lokma yiyecek verilmezse, bayılır. Aşağılığın derecesine bakın.</p>
<p>d) Yüz güzelliğinden dolayı saygıdeğer ve kıymetli olan kimse, Çöplük üzerine örtülmüş bir deri gibidir. İki gün yıkanmazsa çirkinleşir, kötü koku salar ve tiksinti yaratır. Onun karnında taşıyıp hamallığını yaptığı ve günde birkaç defa eliyle yıkadığı pis kokulu dışkıdan daha aşağı ne vardır? Şeyh Ebu Said-i Ebül hayr bir gün safilerle beraber yürüyordu. Bu ara<br />
lağım temizlemekle uğraşan işçilerin yanından geçtiler. Etraf pislik içerisindeydi. Sofiler burunlarını tıkayıp, her biri bir tarafa kaçtı. Şeyh,olduğu yerde durup şunları söyledi: &#8220;Ey insanlar, bakınız bu pislikler bana ne diyor: &#8220;Daha dün pazardaydık. Beni ele geçirmek için, hepiniz keselerinizi boş altmıştınız. Sizinle yalnız bir gece kaldık, bu hale geldik. Sizin mi bizden kaçmanız yakışır, yoksa bizimmi sizden?&#8221;<br />
Gerçekten insan bu dünyada noksanlık, eksiklik ve zavallılığın son kertesindedir. Yarın kıyamette pazara çıkarılacaktır. Eğer kurtuluş ,mutluluk kimyası kalb cevherine düşerse, hayvanlar seviyesinden, melekler derecesine yükselir. Yok eğer dünyaya ve dünya arzularına sımsıkı yapışır,yüzünü çevirmezse yarın köpek ve domuzdan da aşağı olur. Çünkü onlar toprak olacak, sıkıntı ve üzüntü çekmiyeceklerdir. İnsan ise işkencede kalacaktır. Öyle ise insanoğlu şerefini bildiği gibi noksanlık ve çaresizliğinide bilmelidir. Kendini bilmek de Yüce Allah&#8217;ı bilmenin anahtarlarından biridir.Kendini bilmek konusunda,söylediklerimiz yeterlidir. Böyle bir kitapta bundan daha fazlasını anlatmak imkânsızdır. Yardım Allah&#8217;tandır.</p>
<p>I&#8217;ve seen so far is in perfect</p>
<p><a href="http://www.lovepowerman.net">http://www.lovepowerman.net</a></p>
<p><a href="http://"><a href="http://www.lovepowerman.com">http://www.lovepowerman.com</a></a></p>
<p>ibrahim uzun web site admin</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak-2.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KİMYÂ-YI SAÂDET İMAM-I GAZALİ KENDİNİ TANIMAK-1</title>
		<link>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak.html</link>
		<comments>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 15 Jul 2010 15:45:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>lovepowerman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lovepowerman.com/?p=1009</guid>
		<description><![CDATA[BİRİNCİ BÖLÜM KENDİNİ TANIMAK
1.KONU: KENDİNİ TANIMAK
KENDİNİ TANIMAK
Yüce Allah &#8216;ı tanımanın anahtarı, insanın kendisini tanımasıdır. Bunun için ,Peygamberimiz buyuruyor ki:
&#8220;Kendini tanıyan, Rabbini tanır.&#8221;
Yüce Allah buyuruyor ki:
&#8220;Gerçeği anlayıncaya kadar onlara varlığımızın belgelerini hem dış dünyada, hem de kendi içlerinde göstereceğiz.&#8221;
FUSSİLET SÜRESİ, Ayet : 53
İnsana kendi nefsinden daha yakın bir şey yoktur. O halde kendini bilmeyen, Allah&#8217;ı nasıl [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>BİRİNCİ BÖLÜM KENDİNİ TANIMAK<br />
1.KONU: KENDİNİ TANIMAK<br />
KENDİNİ TANIMAK<br />
Yüce Allah &#8216;ı tanımanın anahtarı, insanın kendisini tanımasıdır. Bunun için ,Peygamberimiz buyuruyor ki:<br />
&#8220;Kendini tanıyan, Rabbini tanır.&#8221;<br />
Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8220;Gerçeği anlayıncaya kadar onlara varlığımızın belgelerini hem dış dünyada, hem de kendi içlerinde göstereceğiz.&#8221;<br />
FUSSİLET SÜRESİ, Ayet : 53<br />
İnsana kendi nefsinden daha yakın bir şey yoktur. O halde kendini bilmeyen, Allah&#8217;ı nasıl bilebilir? &#8220;Kendimi tanıyorum&#8221; iddiasında bulunan kimsenin delillerine bakmak gerekir. Eğer delilleri görünürdeki el-yüz ve diğer organlarını bilmek, görünmeyende de acıktığını, susadığını, kızdığı zaman intikam almak arzusunu, şehvetine kapıldığı zaman onu tatmin yolunu bilmek ise, bu özellikler hayvanlarda da vardır. O halde bu şekilde kendini bilmek, Yüce Allah&#8217;ı tanımaya anahtar olamaz. Kendini bilmek demek kendi hakikatini, dünya yolculuğuna nereden gelip nereye gideceğini, niçin yaratıldığını, dünyaya niçin geldiğini, saadet ve felaketinin nelere bağlı olduğunu bilmek, düşünmek demektir.İnsanın görünmeyen yapısında dört sıfat vardır: </p>
<p>a) Hayvanlar sıfatı,</p>
<p>b) Yırtıcılar sıfatı,</p>
<p>c) Şeytanlar sıfatı,</p>
<p>d) Melekler sıfatı.</p>
<p>Her insan, bu sıfatların hangisinin kendisinde bulunduğunu ve hangisinin asıl, hangisinin emanet olduğunu bilmelidir. Bunları bilmeyen, saadette olup olmadığını anlayamaz. Zira her birisinin ayrı gıdası ve ayrı saadeti vardır.Örneğin: hayvanların gıdası ve saadeti yem yemek, uyumak ve çiftleşmektir. Yırtıcıların saadeti öldürmek, öfke ve intikamdır. Şeytanın gıda ve saadeti, düzen kurmak, aldatmak, bedbaht etmektir. Meleklerin saadet ve gıdası ise, Yüce Allah &#8216;ı görmektir. Meleklerde hiçbir şekilde,hayvan ve yırtıcıların sıfatı yoktur.Kendisinde melek cevheri bulunan Yüce Allah&#8217;ı tanımaya uğraşır, kendini<br />
yüce Allah&#8217;ı görebilecek seviyeye getirir. Şehvet ve öfkenin elinden kendini kurtarıp, hayvan ve yırtıcıların sıfatlarının neden kendisine verildiğini anlamaya çalışır. Acaba insanlardaki bu sıfatları, insanların onlara esir olması, hizmetlerinde çalışması için mi yaratmışlar, yoksa insanların bunları kendisine esir etmesi, ilerde meydana gelecek yolculukta binek hayvanı olarak kullanması ve silah olarak yararlanması için mi?Şüphesiz ki dünyada geçen kısa süre içinde onlardan faydanılmak için yaratılmışlardır. Ancak böylece insan saadet tohumunu elde edebilir.Saadete kavuşmak isteyen bu kötü sıfatları ayaklarının altına alır ve yüzünü saadetinin bulunduğu tarafa çevirir. Orası seçkin kullar için Yüce Allah &#8216;ın zatı, halk içinse cennettir.O halde insanın bütün bunları bilmesi gerekir ki, kendini biraz tanıyabilsin. Bunları bilmeyen dinin özünden habersizdir.</p>
<p>GİRİŞ</p>
<p>Değerli bir madeni pisliklerden ayırıp arıtan formül, koca-karının sandığında veya derbederin torbasında değil, padişahların hazinelerinde bulunur. İnsanı kötülüklerden arındırıp, ebedi saadete kavuşturan ilaç da Yüce Allah &#8216;ın hazinesindedir.<br />
Yüce Allah &#8216;ın gökteki hazineleri meslek cevherleri, yerdeki hazineleri ise peygamberlerin kalpleridir. O halde bu kurtuluş ilacını yeryüzünden peygamberlerin kalplerinden başka bir yerde arayan yanılmış olur.Böylelerin sonu sapıklık, sıfatlarıda kalpazanlıktır. Elde ettikleri şey kuruntu ve hayaldir. Kıyamette kalpazanlıkları ve kuruntuları açığa çıkar ve iflas eder.<br />
Yüce Allah&#8217;ın en büyük nimetlerinden biri, bu iş için peygamberleri insanlara göndermesidir. Böylece peygamberler insanlara kötülüklerden arınmanın yolunu öğretirler. İnsanlar da nefsleriyle nasıl mücadele edeceklerini, kalplerini kir ve pastan arındıracaklarını, kalpteki çarpıklıkların düzeltilip çirkin huyun güzel huya dönüş türülmesini öğrenirler.Onun için Yüce Allah Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de önce kudret kemal ve büyüklüğüyle övünüyor, sonra da kullarına peygamberlerini gönderip doğru yolu göstermekle minnet ediyor ve Şöyle buyuruyor:<br />
&#8220;Gökte ve yerde bulunan canlı-cansız bütün varlıklar, kuddüs (bütün noksanlıklardan uzak), aziz (her şeye gücü yeten) ve hakim (her işinde hikmet sahibi) Allah&#8217;ı tesbih ederler. Ümmi (yazı yazmasını bilmeyen)araplar için peygamber gönderen O&#8217;dur. (O peygamber, yani Hz.Muhammed Mustafa S.A.V.) onlara Allah&#8217;ın ayetlerini okuyor, onları (ortak koşmak pisliğinden) arındırıyor, kendilerine Kur&#8217;an ve ilim (din yolunu) öğretiyor.<br />
Oysa onlar peygamber gelmeden önce açık bir sapıklık içindeydiler.&#8221; CUM&#8217;A SURESİ, ayet : 1,2 Büyük âlimler &#8220;onları arındırıyor&#8221; sözünden gayenin, onları hayvani sıfatlardan, kötü ahlaktan temizlemek olduğunu; &#8220;Onlara kitap ve hikmet<br />
öğretiyor&#8221; sözünden gayenin ise onları temizledikten sonra bilinç giysisiyle süslemek, meleklerin ahlakını onlara örtü yapmak olduğunu söylerler.Kimyadan gaye, nefsi dünya bağlarından korumak, yüzünü Allah&#8217;a çevirmek ve kalpte Allah&#8217;tan başka hiçbir şeye yer vermemektir. Nitekim,&#8221;Her şeyden yüz çevirip yaln ız Allah&#8217;a yönel.&#8221; MÜZEMMİL SÜRESİ, Ayet: 8 Ayet -i celileside bu gerçeği ifade ediyor.</p>
<p>1. KISIM: İNSAN NELERDEN YARATILMIŞTIR?</p>
<p>İnsan yaratılış bakımından ikiye ayrılır.</p>
<p>a) Zahiri (görünen),</p>
<p>b) Batıni (görünmeyen)</p>
<p>Zahiri kısım gözle görülen el, ayak vs . gibi organlardır. Batıni kısım ise,bazen nefs , bazen ruh, bazen de kalb dediğimiz kısımdır. İnsanın aslı, batıni yani gözle görülmeyen kısmı ruh, nefs veya kalb dediğimiz şeydir. Görülen organlar, bunun askeri ve hizmetçileridir.Biz batıni kısma kalb diyeceğiz. Bundan sonra kalb dediğimiz zaman vücudun sol tarafında bulunan yuvarlak et parçası değil, insanın aslı anlaşılmalıdır. Yoksa kalpten gaye et parçası ise ondan hayvanda ve ölüdede vardır. Gözle de görüldüğüne göre de zahiri kısımdadır. Bizim kalb dediğimiz varlık bu dünyada geçici olarak gelmiş bulunan şeydir. Yuvarlak et parçası sadece onun aleti diğer organlar da onun asker ve ordularıdır.Kalbin sıfatı Yüce Allah&#8217;ı görmektir. Her türlü teklif, hitap, kınama ceza onadır. Saadet ve felaket de onun içindir. Bütün organlar onun emir ve komutasındadır. Onun aslını bilmek ve tanımak, Yüce Allah&#8217;ı tanımanın anahtarıdır.O halde onu tanımaya çalışmak gerekir. Zira o, çok yüksek bir cevher olan meleklerin cevherindendir. Asıl madeni Yüce Allah&#8217;tır. Oradan gelmiş tekrar ora dönecektir. Bu geçici dünyaya ticaret etmek ve tohum ekmek için gelmiştir. Öyle ise bu anlamdaki ticaret ve ekmek işlemini bilmek gerekir.</p>
<p>2. KISIM: KALBİN ASLINI BİLMEK</p>
<p>Akıllı insanlar bir şeyin varlığını bilinmeden, varlığının anlaşılamayacağını bilirler. O halde önce kalbin varlığını sonra emrinde çalıştırdığı şeyleri ve sonra da sıfatını bilmek gerekir. Sıfatı bilince de,bunun Yüce Allah&#8217;ı tanımaya nasıl vesile olduğunu, saadet ve felakete nasıl sermaye teşkil ettiği anlaşılır. Bunların her birini ayrı ayrı açıklayacağız.</p>
<p>Kalbin var olduğunu belirtin iki delil vardır:</p>
<p>a) İnsanın kendi varlığından şüphesi olamaz. İnsan var olmasının sadece fiziki yanıyla olmadığı da gerçektir. Zira ölülerin<br />
de fiziki yapıları vardır,ancak kalpleri yani ruhları yoktur.</p>
<p>b) İnsan gözünü yumup, duygu organlarını bütün etkilerden koruduğuanda bile, var olduğunu kesinlikle bilir.Buradan kalbin<br />
(ruhun) vücut olmadan da mevcut olduğu anlaşılıyor. Yine buradan kıyametin varlığı anlaşılıyor. Zira vücudun yok olmasıyla<br />
insan aslının yok olmadığı ortadadır.</p>
<p>3. KISIM: KALBİN (Ruhun) ASLI</p>
<p>Ruhun aslının ve ona ait sıfatlarının neler olduğunu bildirmeye dinimiz müsaade etmemiştir. Nitekim Yüce Allah Peygamber&#8217;e<br />
şöyle buyuruyor:&#8221;Ey Muhammed, sana ruhun ne olduğunu soruyorlar. De ki: Ruh,Rabbimin emrinden ibarettir.&#8221; İSRA SURESİ,<br />
Ayet:85</p>
<p>Ayeti celilede de görüldüğü gibi ruh, Yüce Allah&#8217;a ait şeylerden, emir âlemindedir.&#8221;Bilin ki yaratma da emir de Onundur.&#8221;</p>
<p>A&#8217;RAF SURESİ,Ayet:54</p>
<p>Ayet -i celilesi de buna işarettir. Yaratma (halk) âlemi başka, emir âlemi başkadır. Yaratma âlemi keyfiyet ve miktarı olan<br />
âlemdir. Zaten halk kelimesinin lugat anlamı da takdir ve ölçüdür.Oysa ruh için miktar ve ölçü yoktur. Ruh bölünmez bir<br />
cevherdir. Eğer bölünebilseydi, o zaman kısmını bilinip bir kısmını bilmemek caiz olurdu.Böylece bir şeyin bir anda hem<br />
bilinmesi, hem de bilinmemesi olurdu ki, bu doğru olmazdı. Ruh, her ne kadar bölünmeyi kabul etmiyor ve ölçülmüyorsa da yine<br />
de mahluktur (yaratıktır). </p>
<p>Zira halk iki manaya gelir:</p>
<p>Biri yaratmak, diğeride takdir etmek (miktarını belirlemek). Ruh, takdiri anlamda değil -zira ölçülemez- yaratılmak anlamında<br />
mahluktur.O halde ruha kadim (ezeli) diyenler de, araz (s ıfat ) diyenler de yanılıyorlar.Zira araz, kendi kendine var olmayıp, başka bir cisim ile varlığını gösterebilen sıfattır: Renk gibi. Ruh kadimdir diyenler de yanılıyor. Zira ruh yaratılmışt ır ve yaratılmış olan hiçbir şey kadim (ezeli) olamaz.Ama bölünebilen başka bir şey var. O, ruh değil, candır. Bu can hayvanlarda da vardır. Bizim kasdettiğimiz ruh bu değil. Yüce Allah&#8217;ı tanıma ve bilme yeri olan ruhtur. Hayvanlarda bu yoktur. Bu ne cisim nede arazdır, meleklik cevherinden bir cevherdir. Aslını bilmek zordur. Zaten anlatmaya izin yoktur. Başlangıçta bilmekte pek gerekmez.Başlangıçta izlenmesi gereken yol, din yolunda nefisle mücadele etmektir.Şartlarına uygun olarak bu uğraşıyı verenlerde, ruhu tanıma bilgisi kendiliğinden meydana gelir. Başkasından dinlemeye gerek yoktur. Zira bu<br />
bilgi Yüce Allah&#8217;ın hidayet lütfudur. Nitekim,Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8220;Bizim yolumuzda savaş anları elbette yollarımıza kavuş turacağız.&#8221;<br />
Din yolunda nefsi ile mücadeleyi tamamlamayanlara ruhun aslını açıklamak caiz değildir. Nitekim yukarıdaki Ayet i Celilede de buna işaret edilmiştir.Ancak nefisle savaşmaya başlarken ruhun askerlerini tanımak lazımdır. Zira askerlerinden habersiz olan kumandanın, savaşa gitmesi büyük hatadır.</p>
<p>4. KISIM: İNSANIN VÜCUDUNA OLAN İHTİYACI</p>
<p>Vücud ülke, kalb de onun sultanıdır. Kalbin vücutta sayısız asker ve orduları vardır.Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8220;Rabbinin askerlerini, O&#8217;ndan başkası bilmez.&#8221; MÜDESSİR SÜRESİ, Ayet : 31<br />
Kalb, ahiret yolculuğu için yaratılmıştır. İşi saadet i aramaktır. Saadet i Yüce Allah &#8216;ı bilip tanımaya bağlıdır. Yüce Allah&#8217;ı tanıyıp bilmek de, Yüce Allah &#8216;ın yarattığı şeyleri bilmekle mümkün olur ki, o da bütün âlemdir.Alemdeki acaip işleri bilmek duyular yolu ile mümkün olur. Duyuların varlığıda vücutladır.O halde Yüce Allah&#8217;ı bilmek kalbin avı, duyular o avın bağ ve tuzağıdır.Vücut is e onun binek hayvanıdır. Onun için kalbin vücuda ihtiyacı vardır.Vücut su, toprak, hava ve ateşten meydana gelmiştir. Bu yüzden zayıf ve muhtaçtır. Her an yok olmasından korkulur. Vücudun iki çeşit tehlikesi vardır.<br />
Biri içerdendir; açlık, susuzluk gibi. Biri de dışardandır; ateş , su ve diğer düşmanlar.<br />
Açlık ve susuzluk nedeniyle, yemek ve içmek ister. Bunun için iki sınıf askere ihtiyaç vardır: Biri görünürdedir: El, ayak, ağız ve mide gibi. Diğeri de gizlidir: Yemek ve içmek arzusu gibi. Dış ardaki düşmanlardan korunmak için de iki çeşit askere ihtiyaç vardır. Görünürde: El, ayak ve silah gibi.Görünmeyende de öfke ve kırgınlık gibi.Bu anlattığımız askerler gözle görülen tehlike ve ihtiyaçlar içindir. Gözle görülmeyen tehlike ve ihtiyaçlar için de duyulara ihtiyaç vardır. Onlar da<br />
beşi görünür, beşi de görünmez olmak üzere ondur.Görünürdekiler beş duyu organımızdır: İşitmek, görmek, koklamak, tatmak<br />
ve dokunmak.Görünmeyenlerin yeri de beyindir ve yine beş tanedir. Hayal kuvveti,ezberleme kuvveti, hatırlama kuvveti vehim kuvveti (zan).Bunların her birisinin belli özellikleri ve halleri vardır. Bir tanesine zarar gelirse, insanın işi dünyada da, ahirette de aksar.Bu içteki ve dıştaki askerler, kalbin emrindedirler. Kalb ne emrederse, onu yerine getirirler. Mesela: Dile emredince hem konuşur, el ve ayaklara emredince harekete geçerler. Göze emir verince, bakar. Düşünme kuvvetine emir verince, düşünür. Böylece vücudu korur. Bu iş , kalb azığını alıncaya,avını elde edinceye, ahiret ticaretini bitirinceye ve kendi saadet tohumunu ekinciye kadar devam eder. Askerlerin kalbe itaat etmesi, meleklerin Yüce Allah&#8217;a itaat etmelerine benzer ki, emre karşı koymak asla mevzu bahis olamaz. Hatta emre uymaları yaradılış icabı ve isteyerektir.</p>
<p>5. KISIM: KALB ASKERLERİNİN BİR ÖRNEKLE AÇIKLANMASI</p>
<p>Kalbin askerleri de düşmanları da sayısızdır. Hepsini anlatmak uzun sürer.Onun için biz gayemizi bir örnek vererek anlatmakla yetineceğiz.İnsanoğlunun vücudu muazzam bir şehre benzer.El ve ayaklar; şehrin sanatçıları,Şehvet ; maliye müdürü ,Öfke: emniyet müdürüdür.Şehrin padişahı kalb, veziri ise akıld ır. Şehrin onarımı ve korunması için padişahın halka ihtiyacı olduğu gibi, kalb padişahının da bunlara ihtiyacı vard ır. Ancak bunlarla vücut ülkesi memur ve ordusu muzaffer olur.Ancak şehvet haraç düşkünü, bozguncu, yalancı ve kötü huyludur. Vezir ne emir verirse, onun aksini yapmaya çalışır. Daima memleket te bulunan bütün malları alıp toplamak ister. Emniyet müdürüne benzettiğimiz öfke ise,kızgın, azgın ve saygısızdır. Devamlı bozmak, asmak, yıkmak ve yakmak ister.Padişah devamlı olarak vezirle (akılla) görüşürse, ona danışırsa, yalancı ve cimri olan maliye müdürüne, vezire karşı koymasın diye değer vermezse,onu küstahlıktan alıkoyması için emniyet müdürünü peşine takarsa ve emniyet müdürünü de, yapmak istediği haksızlıklardan dolayı döver ve incitirse memlekette asayiş tam olur.Böylece vatandaş memnun olur ve vücut ülkesinde Allah&#8217;a giden saadet yolu kapanmaz. Eğer tersi olursa yani akıl ve ruh mağlup olur ve şehvet ile öfke galip olursa memleket harap olur, vücut yıkıntıya döner vatandaş şikayetçi olur ve padişah da perişan olur.</p>
<p>6. KISIM: KALBİ, AKLI, ŞEHVETİ, ÖFKEYİ VE DUYU ORGANLARINI</p>
<p>DOĞRU YOLDA KULLANMAK</p>
<p>Bundan önceki örneğimizden şehvet ve öfkenin, yemek, içmek ve vücudu korumak için yaratıldığını anladık. Şehvet de, öfke de vücuda hizmet ediyorlar. Yemek -içmek vücudun gıdasıdır. Vücud da duyuların hamalıdır.Demek ki vücud duyulara hizmet ediyor. Duyular ise aklın casus ve tuzağıdır. Akıl onlar vasıtasıyla Yüce Allah &#8216;ın yaratmış olduğu şeylerdeki acaipliği bilir. Demek ki duyular da aklın hizmetçisidir. Akıl ise kalbin hizmetçisidir. Kalb de Yüce Allah&#8217;ın cemalini görmek için yaratılmıştır. O<br />
bu işle meşgul olunca, bütün diğer hizmetçiler de aynı şeyle meşgul olurlar.Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8220;Cinleri ve insanları ancak bana kulluk yapmaları için yarattım.&#8221; ZARİYAT SÜRESİ, Ayet : 57<br />
Yüce Allah kalbi yarattı ve memleket ile askerleri onun emrine verdi.Dünya âleminden hareket edip, mana âlemine kavuşması için vücut bineğini ona esir yaptı. Kalb bu nimetin hakkını gözetir ve kulluk şart larını yerine getirmek isterse, padişah gibi memleketin ortasında oturur. Yüce Allah &#8216;ı kıble, ahireti vatan, vücudu binek hayvanı, dünyayı konaklama yeri;<br />
el, ayak ve diğer organları hizmetçi, aklı vezir; şehveti maliye müdür;öfkeyi emniyet müdürü, duyu organlarını istihbarat memuru yapar. Herbirini bir işle vazifelendirir. Şehrin haberlerini toplarlar.Beynin ön tarafında bulunan hayal kuvvetini, istihbarat şefi yapar.Casuslar bütün haberleri ona getirirler. Beynin arka tarafında bulunan ezberleme kuvvetini sekreter yapar; gelen haberleri saklayıp zamanı gelince vezire sunar. Vezir de gelen haberlere göre tedbir alır ve bu tedbirleri<br />
padişaha arzeder. Şehvet , gazap ve diğerleri padişaha ihanet edip, itaattan dışarı çıkar asi ve düşmanlığa meyleder ve padişaha suikast hazırlarsa,zamanında tedbir alır, onları itaate zorlar.Vezir bu düzen içinde memleketi yönet irse, insan mutlu, nimetin hakkını vermiş ve yaptıklarının mükafatını haketmiş olur. Eğer bunun tersini yaparsa, baş kaldırmış , isyan etmiş ve nimete nankörlük yapmış olur. Bunun cezasını ise hem dünyada, hem de ahirette görür.</p>
<p>7. KISIM: İNSANDAKİ İYİ VE KÖTÜ SIFATLAR</p>
<p>İnsan kalbinin, içinde bulunan bu iki askerle ilişkisi vardır. Bunların herbirinden kalpte bir ahlak meydana gelir. Bu ahlaktan bazısı kötü olur; onu mahfa sürükler. Bazısı da iyi olur; onu saadete kavuşturur. Bu ahlakın adede çok isede hepsi dört çeşitte toplanır:</p>
<p>a) Hayvan ahlakı,</p>
<p>b) Yırt ıcılar ahlakı,</p>
<p>c) Şeytan ahlakı,</p>
<p>d) Melek ahlakı.</p>
<p>İnsan kendisine verilen şehvet ve hırs itibariyle hayvanlara ait işler yapar:Yemek, içmek, cinsi münas ebette çok arzulu olmak gibi. Kendisine verilen öfke itibariyle köpek, kurt ve aslan gibi yırtıcılara ait işler yapar: İnsanları öldürmek, yaralamak, onlara eziyet etmek gibi. Kendisine verilen şeytan ahlakı nedeniyle şeytanca işler yapar: Hile, aldatma, yalan ve bozgunculuk gibi. Kendisine verilen akıl nedeniylede meleklerin yaptıklarını yapar:<br />
İlimle uğraşmak,iyilik yapmak,kötülüklerden kaçınmak,insanların arasını bulmak, cehalet ve bilgisizlikten utanmak, amel işleme yolunu eldeetmek gibi.Gerçekten insanın içinde dört şey var: Köpeklik, domuzluk, şeytanlık ve meleklik. Köpeğin sevimsiz ve çirkin olması şekli yani el ve ayak yönüyle değil, kendisinde bulunan saldırganlık ve insanlara eziyet etme<br />
nedeniyledir. Domuzun da kötü ve çirkin oluşu şekil ve organları yönüyle değil, sahip olduğu kötü sıfatları nedeniyledir; hırs , kötü şeylere rağbet,eşini Kıskanmama,vs . gibi.Köpeklik ve domuzluğun gerçek anlamı budur. İnsanlarda da yerilen<br />
şeyler, bunlardır. Şeytan ve meleklerden bahs ederken de aslında kastedilen şey, ifade ettikleri anlamlardır. İnsana, melek nurlarının eserlerinden olan akıl cevheri ile şeytanın oyunlarını aldatma ve haksızlığını anlaması emredildi. Böyle olunca şeytan rezil ve kepaze olur hiçbir bozgunculuk yapamaz. Bu konuda,Peygamberimiz buyuruyor ki:<br />
&#8220;Her insanın bir şeytanı vardır. Benimde şeytanım vardır. Fakat Yüce Allah onu yenmem için bana yardım etti, ona hiçbir kötülük yaptırmadı,şeytan benim yanımda hor ve hakir oldu.&#8221;<br />
Aynı şekilde insana, hırs ve şehvet domuzu ile gazap köpeğini terbiye etmesi emri altına alması görevi verildi. Böylece insanın emri olmadan hiçbir hareket yapamazlar. Bu şekilde hareket eden insanlarda da iyi ahlak ve sıfatlar meydana gelir. Bu iyi ahlak ve sıfatlarda insanın mutluluğunun tohumu olur.<br />
Yukarıda dediklerimizi yapmayıp aksine hareket ederse yani şehvet domuzunu ve gazap köpeğini emri altına almazsa, arzularını yerine getirirse kendisinde kötü ahlak meydana gelir. Bu da onun haydutluğunun,soygunculuğunun tohumu olur.Böyle bir kimsenin durumu, kendisine uykuda veya uyanıkken bir örnekle gösterilirse kendisini bir domuzun veya köpeğin hizmetçisi gibi görür. Bir Müslümanı Kâfirin elinde esir bırakanın ne hale gireceğini herkes bilir. İşte meleği, köpeğe, domuza ve şeytana esir edenin durumu bundan daha kötüdür.İnsanların çoğu insafa gelip gözlerinin önündeki gerçekleri örten gaflet perdesini kaldırdıklarında görürler ki gece-gündüz arzı ve isteklerini yerine getirmek için hazır bekliyorlar. Görünüşte insana benziyorlarsa da asıl kurumları böyledir. Yarın kıyamet te manalar görünecektir. Şekiller manaya dönüşecektir. O zaman dünyada şehvet ve hırsına mağlup olanlar domuz şeklinde, öfkesine mağlup olanlar da kurt şeklinde görünür.<br />
Onun içindir ki rüyada kurt görmek zulümle tabir olunur. Domuz görmek de çirkinlik ve pislikle tabir olunur. Çünkü rüya bir nevi ölümdür. İnsan uykudan dolayı bu âlemden uzaklaşmış , görüntü manaya dönüşmüştür.Böylece herkes rüyada şeklini değil, aslını görür. Bu büyük bir sırdır.Kitabımız bu konuyu kaldıramaz.</p>
<p>8. KISIM: KENDİ HAREKET VE DAVRANIŞLARINI KONTROL ETMEK</p>
<p>Yukarıda anlattıklarımızdan insanın içinde dört pehlivan ve amirin bulunduğunu öğrenmiş bulunuyorsun. O halde kendi hareket ve davranışlarını denetle. Ancak böylece bu dünyada bu dört kuvvetten hangisinin emrine uyduğunu anlayabilirsin .Muhakkak bilmen gerekirki yaptığın her hareketinden dolayı kalbinde,seninle öbür dünyaya giden senin benzerin bir sıfat meydana gelir. Bu sıfata ahlak denir. Ahlak ta söylediğimiz dört kuvvetten meydana gelir.Eğer şehvet domuzunun emrine girersen sende çirkeflik,murdarlık,utanmazlık,hırsızlık,ikiyüzlülük,harislik,kıskançlık,başkasının üzüntü ve sıkıntı çekmesine memnun olma ve bunlar gibi sıfatlar meydana gelir.Eğer onu emrin altına alırsan, terbiye eder aklın ve şeriatın denetiminde bulundurursan sende kanaat , kendine hakim olma, sabır, utanma, namus ,incelik, kendini ibadete verme alışkanlığı, fazla şey istememe ve mertlik sıfatları meydana gelir.Öfke köpeğinin emrine girersen sende kibir, pervasızlık, pislik, münakaşa etme, büyüklük taslama, aldatma, kavga etme , haksızlık yapma , başkalarını aşağılama-horlama ve insanlara saldırma gibi sıfatlar meydana gelir. Eğer bu köpeği terbiye eder, emrin altına alırsan sende sabır, soğukkanlılık, af,dayanıklılık, cesaret , sükunet , acıma ve cömertlik sıfatları meydana gelir.Domuz ve köpeği tahrik etme, aldatma, teşvik etme, cesaret verme ve kandırma vazifesini yüklenen şeytanın emrine girersen, sende hile, huzur bozma, kötü kalpli olma, aldatma ve olduğundan daha başka görünme sıfatları meydana gelir. Eğer bu şeytanı emrin altına alır, aldatmasına ve doğruyu söylermiş gibi takınmasına kanmazsan,akıl gücünün yardımına başvurursan sende zekilik, bilgiçlik, ilim, hikmet, insanların arasını bulmak,efendilik ve önderlik sıfatları meydana gelir. Sana benzeyen bu güzel ahlaklar iyiliğinin ve saadetinin tohumu olurlar.Kötü sonuçlar doğuran işlere günah denir. İyi sonuçlar doğuran işlere de itaat denir. İnsanların bütün hareket ve davranışları bu iki şıktan birisine girer. Yani insan yaptığı her hareketle ya günah işlemiş veya itaat etmiş .Allah&#8217;ın emrine uymuş olur.<br />
Kalb, parlak bir ayna, kötü hareketler ise, parlaklığı gideren birer leke ve iş gibidir. Onu karartır. Bu karartıdan dolayı Yüce Allah&#8217;ın gösterdiği doğru yolu göremez. Önüne perdeler, engeller çıkar.Güzel ahlak ise kalbe ulaşan ışık gibidir. Onu günah lekelerinden, kötülük karartılarından temizler. Bunun için Peygamber efendimiz şöyle buyurmuş tur:<br />
&#8220;Her günahtan sonra, bir sevap işle ki onu yok etsin.&#8221;<br />
Kıyamet te de parlak kalpler ile siyah kalpler bir meydanda toplanır. Yüce Allah:<br />
 &#8220;O halde, Allah&#8217;ın huzuruna (şirk ve şüpheden) temizlenmiş kalble gelenlerden başkası kurtulamaz.&#8221; Şuara: 89 buyurmuştur.<br />
İnsan yaratılırken kalbi, parlak aynaların yapıldığı maden gibidir. Bütün âlem bu aynaya sığar. Dikkat edilirse parlaklığı devam eder. Dikkat edilmezse paslanır, ayna yapılacak hali kalmaz. Bu husus ta Yüce Allah şöyle buyuruyor: &#8220;Hayır, öyle değildir. Onların, yaptıklarından dolayı kalpleri paslanıp körlenmiştir.&#8221; Mutaffifin: 14.</p>
<p>9. KISIM İNSANIN ASLI MELEKLER CEVHERİNDENDİR</p>
<p>SORU: Daha önceki satırlarımızda insanda hayvan, canavar, şeytan ve melek sıfatlarının bulunduğunu söylemiştik. Hayvan,canavar ve şeytanlık sıfatlarının geçici olup meleklik sıfatının asıl olduğunu nereden bilebilir ve nasıl anlayabiliriz?<br />
CEVAP: İnsanın hayvan ve canavarlardan daha üstün olduğunu herkesbilir. Herşey yükselip en sonda belirli bir olgunluğa erişmek için yaratılmıştır. Bunu şöyle bir örnekle açıklamaya çalışalım: At, eşekten daha üstündür. Zira eşek yük taşımak için, at ise savaş ta koşmak için yaratılmıştır. At , süvarisinin arzusuna uygun koşma üstünlüğüne sahip olduğu gibi, eşek kadar yük taşıma kuvvetine de sahiptir. Böylece eşeğe verilmeyen bir üstünlük ata verilmiş oluyor. Ama eğer at bu üstünlüğü<br />
yerine getirmezse, örneğin koşmazsa sırtına plan vurulur ve eşek seviyesine inmiş olur. Bu durum at için noksanlıktır,mahvolmuştur.Bunun gibi bazı insanlar vardırki sadece yemek, yatmak, cinsi birleşmede bulunmak ve zevk-ü sefa sürmek için yaratıldıklarını zannederler. Bütün ömürlerini böyle geçirirler. Bazıları da istila etmek, yenmek ve diğer şeyleri egemenlikleri altına almak için yaratıldığını zannaderler. Arap &#8211; Kürd ve Türkler gibi Her iki şekilde düşünenler de yanılıyorlar. Zira yemek ve çiftleşmek, arzu ve hevesi gidermek içindir. Hayvanlarda da bunlar vardır; Deve insandan<br />
daha çok yer, serçe de daha fazla çiftleşir. O halde bu yönlerden insanlar onlardan nasıl üstün olabilirler? Aynı şekilde milletleri yenmek,memleketleri istila etmek öfke ile olur. Bu ise, yırtıcı hayvan ve canavarlarda da vardır.Demek ki insanlarda hayvan ve canavarlarda bulunan şeyler vardır. Yalnız insanlarda, hayvanlardan üstün bir derece vardırki, bu da akıldır. İnsanlar bu akıl vasıtasıyla Yüce Allah&#8217;ın varlığını bilir, yaratıcısını tanır. Bu akıl ile kendisini hayvanlarda da bulunan şehvet ve öfkenin elinden kurtarır. İşte bu, meleklerin sıfatıdır. Bu sıfatla yeryüzündeki yırtıcı ve diğer hayvanları emri altına almıştır. Bu hususta.Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8220;Allah, göklerde ve yerde olanları sizin emrinize verdi.&#8221; CASİYE SÜRESİ, Ayet : 13<br />
O halde insanın aslı olgunluk ve üstünlüğünün olduğu şeydir. Diğer sıfatlar geçici olarak hizmetini görsünler diye kendisine verilmiştir. Bunun içindirki öldüğü zaman ne şehvet kalır, ne de öfke. Kalan sadece bir cevherdir. Bu cevher, ilahi bilgi ile süslü olunca elbet te meleklerin hatta yüksek dereceli meleklerin arkadaşı olur. Ayette belirtildiği gibi bu yüksek<br />
dereceli melekler daima Yüce Allah&#8217;ın huzurunda olurlar: &#8220;Seçkin ve güzel bir yerde, her şeye sahip ve her şeye kadir olanın yanında ve rızasında olurlar.&#8221; KAMER SÜRESİ, Ayet : 55<br />
Karanlıkta ve baş aşağı olanlara gelince: İnsanın karanlığı günahlarının kirinden pas tutmasıdır. Baş aşağı olması şehvet ve öfkesini insanlar ile dindirip rahat etmesi ve bu dünyada istediği her şeyi yapmasıdır. Yüzünü tamamen bu dünyaya çevirmiş , şehvet ve tutkuları bu dünya içindir.Halbuki bu dünya öbür dünyadan daha aşağı, daha alt tadır. O halde bu dünyaya gönül verenler baş aşağı olur. Yüce Allah da öyle buyurmuyor mu ki?<br />
&#8220;Rablarının yanında münafıkların baş aşağı olduğunu görseydin&#8221; SECDE SÜRESİ, Ayet: 12<br />
Böyle olanlar Siccinde şeytanlarla beraber olurlar. Siccinin ne olduğunu herkes bilmez. Onun için Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8220;Sicci&#8217;nin ne olduğunu sana kim bildirdi?&#8221; MUTAFFİFİN SÜRESİ, Ayet : 8</p>
<p>10. KISIM KALB ALEMİNİNİNİN ÜSTÜNLÜĞÜ</p>
<p>Kalb âleminin insanı şaşkına çeviren sonsuz halleri vardır. Zaten kalbin üstünlüğü, şaşılacak hallerinin her şeyinkinden çok fazla olmasından ileri gelir. Bir çok insanın bu hallerden haberleri yoktur.Kalb iki sebeple üstündür: Birinci ilim,ikincisi kudret . İlim sebebiyle üstünlük iki kısımdır. Birini herkes bilir. İkincisini ise biraz daha örtülü olduğu için herkes bilmez ve birincisine göre daha üstündür.<br />
 Birincisi zahiridir. Bütün ilim ve sanatları bilir. Kitaplarda olan matematik, astronomi ve şeriat gibi bilgileri okur ve öğrenir. O, bölünmeyen bir şey olup bütün ilimleri kendisinde bulundurur. Bütün âlem onda sahrada bir kum gibi kalır.Bir anda düşünce ve hareketleriyle yerden göğe çıkar, doğudan batıya gider. Yeryüzünden göğü ölçer, yıldızların büyüklüğünü bilir. Denizin dibinden balığı anlayıp çıkarır, kuşu vurup havadan indirir. Fil, at ve deve gibi birçok güçlü hayvanı emrinde çalıştırır. Bütün bu ilimleri beş duygu organı vasıtasıyla öğrenir. Bunlar meydandadır, herkes anlayabilir.Asıl şaşılması gereken durum kalbin içinde, beş duyu organı vasıtasıyla varlığını bildiğimiz bir cisim âlemi olduğu gibi bir de duygu organları ile hissolunamayan ruh âlemine bir pencerenin açılmış olmasıdır. Cisim ve madde âlemini insanların çoğu bilir. Zaten bu kısaltılmış ve sınırlıdır.Kalbin içinde ruh âlemine açık bir pencerenin bulunduğunu gösteren delil iki çeşit ilmin mevcut olmasıdır:<br />
Birincisi uyku halidir. Uykuda iken duygu organları bir iş göremezken, içerdeki pencere açılır. Ruh âleminde ve Levh-i<br />
mahfuzda saklı olan, ilerde olacak şeyleri ya açıkça, hiçbir tabire lüzum kalmadan veya bir tabire ihtiyaç olacak şekilde bilir ve görür. İnsanlar zannederler ki uyanıkken her şey daha iyi bilinir. Halbuki herkes bilir ki uyanıkken duygu organları vasıtasıyla gaybı bilmek imkansızdır. Ancak uyurken olabilir. Uyku ve rüyanın gerçeğini ise bu kitapta anlatmamıza<br />
imkan yoktur. (1)<br />
Kalb ile Levh-i Mahfuz karş ılıklı konmuş birer ayna gibidir. Karşılıklı konulan iyi aynada birisindeki görüntü diğerine nasıl aks ediyorsa, Levh-i mahfuzdaki görüntü de kalbe öyle yansır. Ancak bunun için kalbin saf olması, duygularından kurtulması ve Levh-i mahfuzla ilişki kurması gerekir.Kalb hislerle uğraştığı sürece, ruh âlemiyle ilişki kuramaz.(1) Her ne kadar zamanımızda uyku ve rüya âlemini aydınlığa kavuş turduğunu iddia eden ve önderliğini Froud&#8217;un yaptığı şarlatanlar<br />
mevcut isede uyku ve rüya âleminin hakikatini öğrenmek mümkün değildir.<br />
Hele hele bu his ve duygu âlemini laboratuar ve bulgu yoluyla açıklığa kavuşturmayı iddia etmek kadar saçma bir şey olamaz. Froud&#8217; un ve onun çömezlerinin yapmak istediği, insanlığı aydınlığa kavuşturmak değil,maksatlı ve sapık fikirlerle çamura bu lamak, doğru yoldan alıkoymaktır.Zaten gerçek ilim, Froud&#8217;un bu hususta ve diğer hususlarda ileri sürdüğü bir çok iddiaları -gerçekten bunlar ilmi delillerden uzak birer iddiaydı çürütmüştür. Fakat yine de gerçekleri görmemek için deve kuşu gibi<br />
kafasını kuma sokan zamanımızın sapık insanları Froud&#8217;un saçmalıklarından ayrılmamakta, ona sıkı sıkıya sarılmayı bir marifet bilmektedirler. Aslında onlar bu saçmalıkların doğruluğuna inandıkları için değil, bu saçmalıklara inanmak işlerine geldiği için bir türlü ayrılmak istememektedirler.Zamanımızın insanının onu felaket ve sefalete götürecek bu türlü sapıklıklardan ayrılması, yanlış olduğunu bile bile ona sıkıca yapışması hazin, hazin olduğu kadar da korkunç bir durumdur.Uykuda ise kalb hislerden kurtulur. Ruh âleminin düşüncesini taşıdığından, gerçeği onlar.</p>
<p>SORU: Uyku ve rüya âleminde duygu organları bağlı olduğu halde, ruh âlemi nasıl anlaşılır?</p>
<p>CEVAP: Uyku sebebiyle duygular bağlı ise de hayal âlemi çalışır vaziyettedir. Bunun için gördüklerini hayali temsiller şeklinde görür. Ve tabiiki net ve açık olmaz. Bir örtü ve perde arkasındadır.İnsan ölünce hayal da, his de kalmaz. O zaman olanlar perdesiz örtüsüz görünür. Ona: &#8220;Senden gaflet perdesini kaldırdık. Gözün bugün herşeyi daha iyi görür.&#8221; Kaf: 22, denir. Onlar da derlerki: &#8220;Ey rabbimiz! Bize vadettiğin azabı gördük. Peygamberin doğruluğunu işittik. Şimdi bizi dünyaya geri çevir de güzel iş ve hareketlerde bulunâlim.&#8221; Secde: 12<br />
Başka bir delil de şudur: Kalbine ilham yoluyla düşünce ve anlayış gelmeyen hiç kimse yoktur. Bu his yoluyla değil, kalbde meydana gelir.Nereden geldiğini de bilmez.Netice olarak şu gerçek bilinmelidir ki, bütün ilimler hisler vasıtasıyla elde<br />
edilmez. Bir kısmı ruhlar âleminden elde edilir. Gerçi bu dünya için yaratılmış olan hisler ruhlar âlemine kavuşmayı perdeler. Ama bu âleme çıkabilmek, düşünebilmek için hislerden kurtulmak lazımdır.</p>
<p>11. KISIM UYANIKKEN KALB PENCERESİ RUHLAR ALEMİNE AÇILABİLİR Mİ?<br />
Kalb penceresinin, uyumadan veya ölmeden ruh âlemine açılamayacağını düşünmek yanlıştır. Biz yukarıda insan uyanıkken ruh âlemine açılamaz dedik ama, duygu organları vasıtasıyla açılamaz dedik. Oysa bir kimse uyanık iken arzuları teper, kalbi öfke, şehvet, kötü huy ve dünyanın aşağılık hallerinden kurtarır ve bir yerde oturup gözlerini yumar,dudaklarını kapatır, kalbini ruhlar âlemiyle münasebete geçirirse bu dünyadan kopar, kendisini unutur. Yüce Allah&#8217;tan başka hiçbir şey düşünmez. Böyle olunca kalbinin penceresi açılır, başkasının rüyada gördüğünü o uyanıkken görür. Meleklerin ruhları güzel şekillerde<br />
ona görünür. Peygamberleride görür. Onlardan yararlanır, yardım alır,yerdeki ve gökteki bütün melekleri ona gösterirler.<br />
Kendisine bu yol açılan kimse yazıyla anlatılmayacak kadar büyük işler ve haller görür. Bu hususta,Yüce Allah buyuruyor ki:<br />
&#8220;Biz İbrahim&#8217;e bunu (gerçek yolu) nasıl gösterdiysek kesin ilme sahip olması için göklerin ve yerin acaip güzelliklerini de öylece gösterdik.&#8221; EN&#8217;AM SÜRESİ, Ayet : 75<br />
Peygamber efendimizde şöyle buyurdu: &#8220;Yeryüzü benim için toparlandı,doğusunu ve batısını gördüm&#8221; Belki de bütün peygamberler ilmi, his ve öğrenme yoluyla değil de bu yolla elde ettiler. Hepsi de başlangıçta din için savaştılar.Yüce Allah buyuruyorki:<br />
&#8220;Rabbinin adını an ve herşeyden kesilerek ona ihlas ile ibadet et .&#8221; MÜZEMMİL SÜRESİ, Ayet: 8</p>
<p>Ayet te demek isteniyor ki: Bütün dünya pisliklerinden temizlen, ayrıl,kendini bütün varlığınla Allah&#8217;a ver.Dünya tedbirleriyle uğraşma ki, Allah C.C. senin işlerini doğru yapsın. Yine: &#8220;O,doğunun ve batının Rabbidir.(O&#8217;ndan başka) tapılacak hiçbir ilah yoktur. Öyleyse O&#8217;nu kendinize vekil tutun.&#8221; Müzemmil: 9 Ayet i celilesinde belirtildiği gibi O&#8217;nu kendine vekil et . Şu ayettede belirtilen insanlara karışma, onlarla uğraşma: &#8220;Müşriklerin iftira ve yalanlarına karşı sabret. Onlardan uzak dur, cezalarını Allah&#8217;a bırak.&#8221; Müzemmil: 10.Bütün bunlar nefsine karşı gelmeyi ve din yolunda savaşmayı öğretmektedirler. Böyle hareket edilirse kalb insanların düşmanlıklarından,dünya arzularından ve hislerle meşgul olmaktan kurtulup temizlenir.Peygamberlerin ve tasavvufçuların yolu budur.Çalışarak ilim sahibi olmak âlimlerin yoludur. Gerçi bu yolda büyük ve kıymetlidir. Ancak Peygamberlik yoluna göre dar ve sınırlıdır. Peygamber ve evliyalar ilmi kimseden öğrenmezler. Yüce Allah tarafından kalblerine akıtılır. Bu yolun doğruluğu tecrübe ilede sabittir. Birçokları bunu söylemekte ve kesin delillerle açıklamaktadırlar. Eğer sen tadarak ve duyarak buna varmadıysan,öğrenmekle elde edemediysen, aklın delilleriyle de buna eremediysen bari buna inanmaktan geri kalmaki her üç derecedende olup Kâfir olmayasın. Bunlar kalbin şaşılacak halleri ve işaretleridir.İnsan kalbinin üs tünlüğü bunlarla anlaşılır.<br />
I&#8217;ve seen so far is in perfect</p>
<p><a href="http://www.lovepowerman.net"></a></p>
<p><a href="http://www.lovepowerman.com"></a></p>
<p>ibrahim uzun web site admin</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lovepowerman.com/kimya-yi-saadet-imam-i-gazali-kendini-tanimak.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BİR KAPI AÇIK KALSIN</title>
		<link>http://lovepowerman.com/bir-kapi-acik-kalsin.html</link>
		<comments>http://lovepowerman.com/bir-kapi-acik-kalsin.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 14 Jul 2010 13:51:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>lovepowerman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://lovepowerman.com/?p=991</guid>
		<description><![CDATA[Eski zamanlarda bir zat seyahati sırasında çok ilginç bir olaya şahid olur..
Çölde eşkiyaların bir kervana saldırdıklarını ne var ne yoksa zorbaca gasbettiklerini korkuyla seyreder uzaktan..
Biraz sonra bakar ki soygun yapan eşkiyaların reisi bir kenarda abdest alıp namaza duruyor..
Adam hayretlerdedir..Dayanamaz namazdan sonra yanına varır ve sorar ona;
“Merak ve hayretler içindeyim” der..
“Yaptığın iş zalimce ve haram..Günahlar içindesin..Sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Eski zamanlarda bir zat seyahati sırasında çok ilginç bir olaya şahid olur..<br />
Çölde eşkiyaların bir kervana saldırdıklarını ne var ne yoksa zorbaca gasbettiklerini korkuyla seyreder uzaktan..<br />
Biraz sonra bakar ki soygun yapan eşkiyaların reisi bir kenarda abdest alıp namaza duruyor..<br />
Adam hayretlerdedir..Dayanamaz namazdan sonra yanına varır ve sorar ona;<br />
“Merak ve hayretler içindeyim” der..<br />
“Yaptığın iş zalimce ve haram..Günahlar içindesin..Sonra da kalkıp o yaptıklarını men’edenin huzuruna varıyorsun! Bu nasıl iştir?”<br />
Yani bu ne perhiz bu ne lahana turşusu hesabı<br />
Eşkiyaların reisi olabildiğince hüzünlü şu ilginç ve ibretli cevabı verir;<br />
“ Ey yolcu! Ben yıllardır şeytana ve ayartıcı benliğime uyarak Rabbimle aramda faraza 100 kapı varsa 99 unu kapattım İstiyorum ki hiç değilse BİR KAPI AÇIK KALSIN!”<br />
Aradan zaman geçer o zatın yolu nasibolur Kabe’ye düşer..Tavaf esnasında bir de bakar ki yıllardır hiç unutamadığı o eşkiya reisi de orada!.. Kabe’ye sarılmış huşu ile dua etmekte hıçkırıklarla ağlamaktadır..<br />
Yine hayretlerdedir o zat..<br />
Yanına varır selamlar onu kendini tanıtır ve sorar;<br />
“Oradan buraya&#8230;Nasıl oldu bu iş? Nedir bunun hikmeti?”<br />
Tebessüm eder tövbekar adam ve ışıl ışıl gözleri boynu bükük der ki;<br />
“Sana demiştim ya hani; Hiç değilse BİR KAPI AÇIK KALSIN O’nunla aramda..İşte ben tüm acizliğim ve samimiyetimle o kapıyı hep açık tuttum..Rabbim de rahmetiyle muhabbetiyle lutfetti tüm kapıları açıverdi O’nun afına hudud mu var?”<br />
Unutmamali ki insan içinde fücurun da potansiyelini barındırır takvanın da&#8230;Kötülüğün de ALLAH&#8217;a yakınlığın vereceği erdemlerin de..<br />
Çağımız cazibedar fitne asrı..<br />
Nefis ve şeytan daim günahlara sevketmede insanı..<br />
Ve insan çok zayıf çok aciz..<br />
Hata edebilir günah işleyebilir..<br />
Her ne durumda ve konumda olursa olsun insan hiç değilse bir kapıyı<br />
&#8221;NAMAZ KAPISINI&#8221; daim açık bırakmalı..</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://lovepowerman.com/bir-kapi-acik-kalsin.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
